30 Nisan 2016 Cumartesi

1 Mayıs

Son günlerde kafayı The Carnivale dizisine taktım. Büyük dizi, kesinlikle aykırı yapım. Aykırılığı uçlara oynamasından değil, her şeyin abartılar üzerinden yürüdüğü bir çağda sadeliğin hakim olduğu bir gizemi bize sunmasında yatıyor. Parıltısı yanıp sönen fişekler gibi değil, Kuzey Yıldızı gibi daimi. Patlayıp hiçliğe karışsa bile (ki HBO yayından kaldırdığı için öyle oldu da diyebiliriz) daha yıllarca ışığı gökyüzünde görünür kılınır cinsten. Edebiyatı artık edebiyatçılara bırakıyorum, özetle güzel dizi.

Sonsuz bir savaş var ya hani dizide mevzubahis olan, biraz öyle bir şeyin içindeyiz sanırım. Dizide Samson'un deyişiyle "mantığın büyüye tercih edilmesi" ile her şey başka bir boyuta erişiyor, başka cepheler oluşuyor. Artık iyilik ve kötülüğün mutlak çatışması bildiğimiz şekliyle ilerlemiyor. Eski savaşın askerleri mücadelelerini artık yeni cephelerde, daha gizliden verir oluyorlar.


The Carnivale'in derdi mantığın fantezinin önünü tıkaması olarak söyleniyor başta, bizde ise tam tersinin vuku bulduğu günlerdeyiz. Mantık yolları dinle, daha doğrusu sermayenin araçlarıyla tıkanmış. Yeni bir şey demediğimi biliyorum, hatta çoğumuz bunu duymaktan sıkıldık bile. Elden birşey gelmeyince, bir de ortadaki karmaşa yıllar boyu devam ediyor olunca insan "herhalde duymadılar, bir kez daha söyleyeyim" demekten başka bir çare düşünemiyor doğal olarak. Bağırılan bir şeyin duyulamamasının mümkün olmadığı bir çağda yaşıyoruz. Duyup da içselleştirmemek... Orası başka bir mesele işte...

Kimseyi suçlayacak değilim, (suçlasam da fare ile dağ arasındaki ilişkiden ötesi gerçekleşmez zaten) ama bu sönüklük pek çok şeyin yanında bir şeylerin yürümediğinin de göstergesi olsa gerek. Coşkusuzluğun arkasında korku da var tabii, savunmasız bir azınlık kalma korkusundan bomba korkusuna kadar uzanan geniş bir korku spektrumuna ülkece sahibiz. Ama daha çok yılgınlık var. Savaşın bittiğine, kaybedildiğine dair bir inanç belki de. Hiçkimseyi bu ruh haline düştüğü için yargılayamayacağım gibi aklıselim kimseden de yargılama gelmesini bekleyemem. Sadece bunun sadece başka bir faz olduğuna inandığımı söylemek istedim. Nasıl ki iyinin ve kötünün nihai savaşı mantığın yükselişiyle kendini yeraltına çekti, savaşı başka bir düzlemde sürdürdü; bizde de böyle bir zaman geldi. Mevzu bizde tam ters yönde bir değişim ama sıkıntı değişimin yönü değil varlığında yatmakta.

Çoğu kişi beni dini bir diziyi örneklemede kullandığım için yeterince Marksist olmamakla suçlayabilir. Yapacak bir şey yok, bir şey desem de faydası olmaz gibi geliyor. Temennim bir azınlığın da ilgimi asıl çekenin bir süreçten başka bir sürece geçme durumu olduğunu görebilmesi. Öte yandan hepitopu kaç kişiyiz şurada, bin parçaya bölünmeye de gerek yok. Rahat edecekseniz hataları ben üstlenirim.





23 Nisan 2016 Cumartesi

Edebiyata Aradığı Yaşam Pınarı Olamadığım İçin Özür Dilerim



Otuzuma birkaç ay kala hala çağdaş Türk Edebiyatı'nın ihtiyacı olan büyük romanı yazamamış olmanın sıkıntısı içindeyim. Değil Türk Edebiyatı, şurada açtığım blogu bile kurtaracak halim yok. Öte yandan tüm dünyanın Wordpress ile tanrılara meydan okuduğu bir çağda gidip Blogspot hesabına sığınmam da çok şey gösteriyor. Kampüsteki büyük çılgın parti sırasında finallerine çalışan öğrenci gibi hissediyorum.

Hani yapılan her şeyin beyhude ve gereksiz gelmesi durumu vardır ya, bir süredir oralardayım. Bir şeyler yazmaya kalksam tasvirler gereksiz geliyor. Bir kafede oturup çayını içen adamı anlatacağım diyeyim, okur hiç mi kafede çay içmedi diye soruyorum kendime. Boş lafları geçip sadede gelesim geliyor, kafedeki adamı vurasım ya da onu katil yapasım geliyor, lakin o zaman da olaylar yavan kaçıyor. Bir şeyleri süslemeyi bilmek gerçekten gerekli. Kozmetik sektöründe başarılı bir kariyerin ardından edebiyata giren kimse var mı bilmiyorum ama varsa kesin hayatımıza bir ara dokunmayı başarmıştır.

Öte yandan oturup yazmak, yazmaya çabalamak da gerek. Hiç değilse insan "de" ve "ki" bağlaçlarını zamanla doğru kullanır oluyor, bilmeyenlere örnek oluyor. Beklenen büyük eser gelir mi? Bir noktadan sonra beklemeyi değilse bile beklediğini unutur oluyor insan.

Bu iş belli ki ne olursa olsun oturup yazmayı gerektiriyor. Hele ki benim gibi kafası karışık insanlar için bir zorunluluk, hatta tedavi yöntemi aslında. Oturup manasız da gelse üç beş satır yazacaksın. Dikkatini toparlayabildiğini hem kendine hem çevrene kanıtlamanın başka bir yolu yok. Tasvirler kötü mü oluyor? Bırak olsun, zaten bir şeyleri tasvir etme zorunluluğu hayatı üzücü kılmıyor mu şu an senin için?

Aslında şimdi biraz anlamaya başladım. Tasvirlerin sıkıcılığı değil mesele, tasvir yapmaya muhtaç olma yorucu ya hani, aslında bu kadar zamandır anlaşılamamış olmak yoruyor. Sıfırdan herkese neyi kastettiğini düzgün bir dille anlatma derdiyle geçen bir hayat, oturup kendini tatmin için üç beş kelam ettiğinde onu tasvirlerle harcamak istemiyor. Hayat çok yorucu değil mi? Bir kadından hoşlanırsın (seni bilmiyorum ama ben hoşlanırım arada), seni doğru anlaması için tavır takınmaya çalışırsın. Başka bir kadından hoşlanmazsın, yanlış anlaşılmalar olmasın diye kendini net bir şekilde ifade etmen gerekir. Bir işe başlarsın, işyerinde herkes senden nefret eder, en verimli vaktin aslında kafalarındaki gibi biri olmadığını bir şekilde ispat etmekle geçer. Öğretmenine zeki olduğunu, annene sevgi dolu olduğunu, arkadaşına vefakar olduğunu ille göstermen gerekir. Ben bu kadar uğraşın ardından bir de kafedeki adamın profilini vermekle mi uğraşacağım yani?

Şimdi bana "başkaları için değil kendin için yaşarsın" romantizmiyle gelme. Bağlamına göre değişen fikirleri genele yaymak da sevmediğim başka bir şey ama onu başka bir yazıda değerlendireceğim, hem yazmak için de yeni bir bahane olur. Ya da diyelim ki haklısın, o zaman kederime bir damla daha ekledin, zira ben bunu başaramıyorum. Bağımsızlığıma erişemedim. O zaman bunu kazanana kadar yazamayacak mıyım? Tamam bunlar güzel, afili fikirler ama dünyanın en şerefsizleri, en sistemle uyumluları arasından bile eli yüzü düzgün yazarlar çıkıyor, onlar nasıl yapıyor? Bence mesele başka bir mesele.

Gene çok da yaşıma yaraşmayan kavgaların cümlelerini sarf ettim. Sana ıssız bir kasabadaki insanları kuşaklar boyu saran kadim bir lanet ya da şarkta hizmetini tamamlamış bir hemşirenin hüzünlü günlerini anlatan hikayelerimi sunmak isterdim ama ikisine de sahip değilim. Belli ki ben bu işi pek beceremeyeceğim daha. En azından şu blogu amacına uygun kullandım biraz. Belki istikrar kazanırım, belki edebiyata ihtiyacı olan kanı bulurum. Bulamazsam hepimiz bu sonsuz yangında kavrulmaya devam edeceğiz, çare yok. Varsın olsun, zaten sevgime karşılık da vermemiştin...

25 Şubat 2016 Perşembe

System Shock 2

ss2
Bir süredir kafayı herkesin konuştuğu ama kimsenin oynamadığı klasik oyunlara takmış durumdaydım, bu sebeple yolumun System Shock serisi ile kesişmesi kaçınılmazdı. Koca bir sene evvel Thief: The Dark Project hakkında kelam ederken System Shock 2’ye de göz kırpmışım ama ettiğimiz flört sadece orada kalmış, yazılması planlanan yazı unutulup gitmiş. Tembelliği bırakalım, bugün siberpunk seviyorsak üzerimizde emeği büyük olan bu oyuna artık vefa borcunu ödeme zamanı.
Şimdi ilk tepki olarak “System Shock 2’ye ne hakla unutulmuş klasik dersin?” diyecek yirmi beş yaş üstü kuşağı sükunete davet ediyorum. Hayatında floppy disk görmüş ve kullanmış yoldaşlar olarak bazı gerçekleri kabul etmemiz gerekiyor. Bugün System Shock 2, yeni nesil oyuncular için “Bioshock’un atası” olmaktan fazlası değil. Gerçi bu anlaşılabilir, eskiden de çoğu PC kullanıcısı için skorları çok yüksek olmasına rağmen bir sebepten ötürü tercih edilmeyen bir korku oyunu idi System Shock 2. Yapımcı stüdyo Looking Glass’ın trajedisi zaten her seferinde dönemi için devrimsel nitelikte işler çıkarması ama bu işlerin maddi ve manevi takdiri hep yıllar sonra görmeye başlamasıydı (Thief: The Dark Project bu konuda bir istisna olmuştu ve yarım milyon adet satış yapmıştı ama bu başarı da 2000 yılında kepenklerin inmesinin önünde duracak kudrette değildi).
Peki nedir bu System Shock 2’nin olayı? Neden seven çok seviyor? Gerçekten dedikleri gibi ödül rekortmeni Bioshock serisinin atası mı?
Öncelikle hikayeden bahsedelim. System Shock evreni uzay yolculuğu ve yapay zeka teknolojilerinin oldukça geliştiği bir yakın geleceği bize resmediyor. İlk System Shock oyunu TriOptimum Şİrketi’nin Citadel Uzay İstasyonu’nda gerçekleşen kontrol dışı bir hackleme olayından sonrasını konu almaktadır. İstasyonun yapay zekası (SHODAN) bu işlem sonrasında kendi bilincini kazanır ve insanlıktan intikamını maden kazılarında kullanılan dev lazer topunu dünyaya yönelterek almaya karar verir. İlk oyunun sonunda SHODAN ve tüm istasyon (aynı zamanda SHODAN’ın doğumuna sebep olan hackleme işlemini de yapan) isimsiz hackerımız tarafından patlatılarak yok edilir. Olaylar medyaya yansır ve SHODAN yerkürede kötülüğün yeni tanımı olur. Yeniden benzer bir tehlikenin kendini göstermemesi için sadece çokuluslu şirketleri denetlemeye özelleşen yeni bir Birleşmiş Milletler komitesi bile (UNN) kurulur.
ss2.2
Ne var ki kapitalizm System Shock evreninde de gerçek dünyamızdaki gibi hırçındır ve uluslararası bir örgüt tarafından denetim altına alınmayı kabul edemez. Eski bir karaborsa operatörü olan Anatoly Korenchkin silah kaçakçılığından edindiği birikimi artık iflas etmiş olan TriOptimum’u yeniden ayağa kaldırmak için kullanır. Korenchkin’in politik gücü onu UNN tarafından kontrol edilemeyecek noktaya getirmektedir. Korenchkin’in önderliğinde yükselen TriOptimum 2114 yılında yeni tasarladığı Von Braun isimli uzay aracını sonsuz boşluğa salar. Bu ilk deneme yolculuğunda Von Braun’a bir UNN gemisi olan Rickenbacker eşlik eder. Yolculuğun 5. ayında gemiler aldıkları tanımsız sinyalleri araştırmak için Tau Ceti V isimli bir gezegenin yörüngesine girerler. İki gemi arasındaki güç çatışmasının artık durma zamanı gelmiştir, zira Tau Ceti V’in hikayeye dahil olması ile ile uzay yolculuğunun kanlı evresine beklenmedik bir giriş yapılır. Biz de bu noktada devreye gireriz.
Von Braun’un uzun yolculuklar için kullanılan uyucutularından çıkarılan bir UNN askeri olarak görevimiz hem iki gemide de neler olduğunu anlamak hem de hayatta kalanlardan Dr. Janice Polito’yu bulmaktır. Üzerimize ameliyatla yerleştirilen özel nörolojik ekipmanlar bize hackleme ve psişik güçler kullanma yetileri kazandırmaktadır. Bu noktadan sonra işimiz etraftaki mutantlardan ve güvenlik robotlarından kaçarak bir şekilde Polito’ya erişmek olur ve inanın ilk kısımlardaki görece rahatlığa rağmen bu iş hiç de kolay değildir.
ss2.3
Eğer internette System Shock 2 hakkında azıcık okuma yaptıysanız oyunun hikayesindeki büyük sürprizi biliyorsunuzdur. Böyle olmasa bile Ken Levine’ın senaryosunu yazdığı herhangi bir oyun oynadıysanız hikayede neyin sürpriz olarak sunulacağını rahatlıkla tahmin edebilirsiniz. System Shock 2’in iskeletinin aynen ilk Bioshock oyununda kullanıldığını söylemekle yetinelim. Levine’ın aynı hikayeyi bize her dönem bir şekilde yeniden sunabilmesini (ve bizim de bunu büyük bir heyecanla almamızı) bir başarı ya da tembellik olarak yormak tamamen size kalmış. Ancak System Shock 2 de diğer Levine oyunları gibi tek bir sürprize bel bağlayamayacak kadar kapsamlı ve güçlü bir iş. O yüzden hikayenin Bioshock hayranlarına tekrardan ibaret gelme durumu çok yok.
Oyuna ilk başladığınızda muhtemelen gözünüze ilk çarpacak olan şey karakter tasarımlarının gülünesi ölçüde kötü olması olacaktır. İnanın, 1999 standartları için bile zayıf kalacak grafiklerden bahsediyoruz. Bunun sebebi ekibin kısa zaman aralığında oyunu bitirmek için Thief: The Dark Project’in motoru olan Dark Engine’i seçmesi. Asla karakter tasarımları ya da dinamik aksiyon imkanları ile ön plana çıkamamış bir olan Dark Engine’in ne var ki tamamen kendine has ve çağının ötesinde avantajları bulunmaktaydı. Zeki yapay zeka, itinalı ses kullanımı ve ışık-gölge dengesi arıyorsanız Dark Engine bugün için bile pek çok benzerine taş çıkartacak kalitede bir motor. Motorun estetik başarısının System Shock 2’de Thief’in gotik havasına yaklaşamadığını itiraf edeceğim (demek ki ortaçağ için tutan siberpunk için tutamayabiliyor) ancak gözünüzü düşük poligon karakterlere alıştırabilirseniz Dark Engine’in size sunacağı nimetler büyük.
ss.4
Ne var ki System Shock 2’yi maddi arenada yenik duruma düşüren grafiklerinin kalitesinden ziyade dönemi için karmaşık oynanabilirliği. FPS türünün RPG ile yolları ayrılalı bir miktar zaman geçmişti ve yeni dönem oyuncuların Ultima Underworld günlerine dönme gibi bir niyeti de yoktu. Özel otomatlarda geliştirilebilir özellikler, geniş envanter ekranı, kısıtlı da olsa “crafting” özellikleri ve farklı düşman tipleri için farklı mermi tipleri bugün bizim alışık olduğumuz ama 1999 için yeni olmasa bile doğrudan aksiyon odaklı FPS oyuncusu için yorucu çeşitliliklerdendi (Kimbilir, belki System Shock 2 bir sene beklese ve bir diğer devrimsel nitelikteki FPS olan Deus Ex ile aynı dönemde piyasaya çıksa her şey farklı gelişecekti). Bunun yanında oyunun bugün bile oynayanı ürkütecek güçlü atmosferi ne kadar muhteşem bir korku deneyimi yaratırsa yaratsın o yıllarda survival horror fikri hala Resident Evil ve Silent Hill klonları üzerinden yürümekteydi.
Pek System Shock 2 günümüzde hala alıp oynanabilir bir eser mi? Kesinlikle evet, ancak Bioshock Infinite’in meşhur 1999 modunun bu oyuna ithafla yapıldığını hatırlatmakta fayda var. Zor ve oyuncu-dostu olmayan bir işten bahsediyoruz. Gerçekten retrosever ve sabırlı olmanız durumunda büyük zevk alacağınız aşikar. Özellikle Event Horizon, Alien gibi korku ve bilimkurgu türlerinin büyük filmlerine özel bir merakınız varsa System Shock 2’in hem atmosferi hem de hikayesi tam size göre. Bunların yanında her oyunseverin bir SHODAN tecrübesi olmalı, çağ olarak kolaycılığa alıştık gitti…
"Yapılsa ne güzel olur" demekten insan kendini alamıyor...
“Yapılsa ne güzel olur” demekten insan kendini alamıyor…



Bu yazı ilk olarak 19.10.2015 tarihinde Geekyapar'da yayınlanmıştır.

14 Şubat 2016 Pazar

Dünyanın Sonu - II

Otuz beşinci gündeyiz. Hava o kadar güzel ki dünyanın otuz beş gün önce yok olduğuna insanın inanası gelmiyor. Bugün sokakları gezip eskiye dair kalıntılar aramaya başladım. Bir yanım sağlam zamanlarını gördüğüm onca binanın toz ve kül ile kaplanması karşısında hüzünlendi. Alevin ayrı bir cazibesi var, ama söndükten sonrası karşısında yaşattığı acı da hep hesaba katılmalı. İster sigara ister ocak için olsun, yaktığı kibrit söndüğü an sızlamayan kalp tanımadım. 

Arada beklenmedik patlamaları bünyesinde barındıran muazzam bir sükunet dışında çok bir şey yoktu sokaklarda. Köpek havlamaları, belli belirsiz kadın çığlıkları, hala aküsü çalışan bir arabadan gelen alarm sesi sükuneti yırtan patlamaların rutinini oluşturuyordu. Çok nadir zamanlarda, son nefesini veren bir taş bina, sebepsiz bir şekilde büyük bir gürültüyle yığılıp kalıyor, ortalık dakikalarca arınmayacak bir moloz ve is bulutuyla kaplanıyordu. Aşağı sokaklarda artık eski düzenin yıkıldığını bilen köpek sürüleri yeni bölgeleri için dişe diş bir savaş veriyorlardı.

İlk günler tanıştığım bir adama her şeyin bittiği gece ne yaptığını sormuştum. Uzun süredir aklında yer edinen ve sonunda bir şeyleri ilerletmeyi başardığı güzel bir kadınla birlikte olduğundan bahsetmişti. Adam gece başını kadının göğsüne koyduğunda sabit ve mekanik, kesinlikle doğal olmayan bir ritimle karşılaşmış, irkilip başını kaldırdığında kadın ona kalp hastası olduğundan ve duymakta olduğu sesin kalp pilinin atışı olduğunu söylemiş.İlerleyen saatlerde kadının dolaplarının her türlü hastalıkla alakalı onlarca ilaçlarla dolu olduğunu görünce sabah olmadan kaçmayı kafasına takmış. Anlık da olsa tutku beslediğin varlığın tüm çekmeceleri romatizma ilaçları ve dilaltı haplarıyla dolu olunca kişi farklı türde bir cesaret sınavına giriyor. Her şeyin bittiği gece evden gizlice kaçtığı için patlamanın şiddetiyle yıkılan binanın altında ezilmemiş, bir şekilde hayatta kalmış. Kadın o kaçtığında hala uyuyormuş. Cesaretin değil de korkaklığın hayata tutunmayı sağladığı, zayıfların bina enkazında parçalandığı, dünyayı (eğer yok olmasaydı) güzel bir yer yapmaya asla faydası olmayacak bir anı paylaştım sizle.



Hikayesini anlattığında adama sadece kadının sarışın olup olmadığını sordum. Değilmiş. İçimi rahatlattı bu cevap. Kızıl da değilmiş. Saçları hiçbir şekilde boya değilmiş. Belli ki molozların altında can veren O değil, başka biriydi. Karşıma çıkan her insana O'nunla ilgili bir şey sorup alacağım cevaplarla umutlu hissetmek istiyorum. Dünyayı yok ettiğimde patlamaya en  yakın olanın O olduğunu düşünüyorum ama belki de yanılıyorumdur.

Köpek sürüleri yavruları için yiyecek arıyorlardı. Kaçmam gerektiğine karar verdim, halen güneşli güne selam çakıp koşarak uzaklaştım. 

11 Şubat 2016 Perşembe

Dünyanın Sonu

Bildiğimiz dünya sona ereli otuz iki gün oldu. Yokoluşu an be an takip eden, hatta aslında buna sebep olan insanlardan olarak kendime geçen zamanı kayıt altına alma görevini biçtim. İlk olarak her şeye rağmen kendim için bir takvim hazırladım. Bundan önceki zaman çizgisinin çok büyük bir anlamı olmadığı için her asi ruh gibi ben de yokoluş tarihini yeni milad olarak aldım. Artık insanlık ve medeniyetten söz edemeyeceksek neyin takvimini tutuyorsun diyebilirsiniz, zira her aklı başında bireyin bunu sormasını beklerim. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı gerçeğine rağmen bir yanım bu günlerin geçeceğini ve birilerine dünyanın sonunu takip eden karanlık çağları anlatmam gerektiğini kulağıma fısıldıyor. Yani takvime çizilen her çizgi aslında umudun hala saçma bir şekilde içerlerde olduğunun göstergesi. Aptala anlatır gibi anlattığımın ben de farkındayım ama tüm medeniyetler çöktükten sonra dahi bir çılgınlık yapıp takvim oluşturmaya çalışıyorsanız kendinizi bir şekilde ayakta tutmanız gerekiyor, basit ancak içinde umut barındıran cümleler yazmak da bunun bir yolu. Muhtemelen siz zaten bunu ben anlatmadan da anlamıştınız ama daha evvel dünyanın yıkılışını hiç tecrübe etmedim, o yüzden neden takvim yapmaya başladığımı idrak etmem de zaman aldı.



Böyle diyorum demesine, ancak yaptığım takvimle ilgili içimde çok da bir heyecan bulunmuyor. Çünkü dünyadan geriye artık hiçbir şey kalmamış vaziyette. Dışarı çıktığımda ıssızlık içinde çürümeyi bekleyen plastik şişeler ya da araba lastikleri görüyorum. Alınacak hiçbir not, uğruna savaşılacak hiçbir şey yok. Belki aradan birkaç yıl geçse taş ve beton kaldırımlar ince bir bitki örtüsü, hadi olmadı yosun tabakasıyla kaplanabilir ama otuz iki gün bunun için yeterli değil. En az üç sene geçmesi gerek. Böyle olunca duvara gidip de "bir gün daha geçti" demenin gücünü kendimde bulamıyorum. Bazen "iki ya da üç gün bekleyeyim, yeni çentikleri atarken daha çok vakit geçer, sıkıntım azalır" diyorum. Bunu demeye başladığımda aslında yukarıda bahsettiğim umuttan yana hiçbir şeyin içimde kalmadığını anlamış oluyorum. Öte yandan o hiç beklemediğim gün geldiğinde takvimimi kıvançla karşımdakilere göstermek var. "Artık zamanı takip etmenin hiçbir manasının olmadığı günlerde yaptım bunu, sırf geri gelirseniz diye!" dediğimi hayal ediyorum. Hayallerim sokaktaki son insanların yeryüzündeki son tavuğu kesmek için birbirlerini boğazlayışını seyretmemle buharlaşıp kayboluyor. Sanırım geriye dönüp bu günleri birbirimize anlatarak şakalaştığımız bir gelecek olmayacak. Bu sefer gerçekten kıvıramadık.

İnsan dünyanın sonunu görünce ilk olarak "her şeyi geri alabilirdim" fikrine sığınıyor sanırım. O mutlak yokoluş anı bir görüntü olarak geliyor, sonra zihin her seferinde beşer saniye geri alarak filmi yeniden oynatıyor. Kararlılığınıza bağlı olarak yokoluş anından bir saat evveline kadar gitmeniz mümkün. Sonra ne yaparsanız yapın dünya yokoluyor ve siz tüm ürkekliğinizle gene zihninizin verdiği zaman yolculuğu hakkına sığınıyorsunuz.

Hayatta uzun zamandır pişmanlık yaşamadım ama dünyanın sonunu getirdiğim için biraz pişmanım. Artık çalan şarkıların akla getirdiği her şey yokolmuş durumda çünkü. Ben bu dehşeti kaldırabilirim sanmıştım ama biraz aptal cesaretiymiş üzerimdeki. 

Takvime ilk çentiği attığım gün dünyanın sonundan yirmi gün sonrasıydı. Demek ki ilk yirmi gün umuda bir takvimle hayat verme ihtiyacım olmamış. Dünyayı yokettiğim gün O'nun sarışın olduğunu biliyorum. Yirminci gün bir fotoğrafına denk geldim, saçlarını kızıla boyamıştı. Savrulan alevler saçlarını yaktı da böyle oldu diyerek kendimi avutmayı seçtim, sonra da zaten takvim fikri kendini gösterdi. 

Böyle işte... Yeryüzü çöktüğünde herkesin anlatacak birkaç hikayesi olacaktır, ancak hiçbirinin manalı bir sona ulaşmasını beklemeyin lütfen.  






  

7 Şubat 2016 Pazar

Demolition Man (1993)


Bu seferki filmimizle yolunuzun kesişmemiş olmasına imkan yok. John Spartan ismi size ne ifade ediyor? Peki Simone Phoenix? Buralardan hedefi tutturmak zor, peki “üç deniz kabuğu” konusunda düşünceleriniz nelerdir? Sanırım bir yere varıyoruz. Demolition Man, ya da Türkiye’de tanıdığımız adıyla “Cezalandırıcı”, mevzu televizyonda yabancı film gösterimi olduğunda bir dönemin vazgeçilmezleri arasındaydı. Çocukluk yıllarında farkında olmadan defalarca seyrettiğiniz o Stallone filmi işte bu film. İşin en güzel yanı ise Demolition Man’in yirmi yıl aradan sonra bile iştahla seyredilebilmesi. Filmin öyle ya da böyle akıllarda yer etmesi hiç şaşırtıcı değil, çünkü Demolition Man gerçekten döneminin iyi bilimkurgu-aksiyonlarından.


Kaptan John Spartan, soyadının hakkını verecek derecede kaslı ve sert bir LAPD polisidir. Simon Phoenix ise uzun süredir Los Angeles’a kan ağlatan manyak suç lordlarından biridir. İki yıl süren çetin bir kedi-fare oyununun ardından Spartan, bir operasyon sırasında Phoenix’i patlayıcı dolu bir depoda kıstırır. Bu noktada güzel aksiyon sekansları ve afili patlamalar seyrederiz, Spartan dayak manyağı olmuş Phoenix’i ekiplere teslim ederken ise acı gerçekle yüz yüze geliriz: Patlama sırasında tüm Phoenix’in alıkoyduğu tüm rehineler ölmüştür. Operasyondaki fevri tavrından ötürü bu ölümlerden sorumlu tutulan Spartan ve azılı düşmanı Çılgın Çocuk Phoenix, CryoPrison denilen özel bir enstitüde dondurulma cezasına çarptırılırlar. CryoPrison hükümlüleri dondurmakta ve bilinçaltına özel rehabilitasyon mesajları göndererek onları topluma kazandırmayı hedeflemektedir.

Tüm bu anlattıklarımız 1996 yılında olur. Aradan 36 yıl geçer ve her ne hikmetse Phoenix bir erken şartlı tahliye duruşması için buzdan çözülür. Manyak suç kralımız bu sırada fırsattan istifade edip bekçileri öldürür ve kendini geleceğin sokaklarına atar. Geçen 36 yılda Amerika büyük bir deprem yaşamış ve ardından San Diago-Los Angeles -Santa Barbara şehirleri birleşip San Angeles kurulmuştur. Yeni San Angeles şehri ise absürt derecede pasifist bir şekilde yönetilmektedir; ateşli silahlardan küfürlü sözcüklere kadar şiddetle alakalı her şey yasaklanmıştır ve tüm yerleşim bölgeleri mutlak bir huzur halindedir, adi suçlar ile ilgili her şey adeta toplumun hafızasından silinmiştir. Hal böyle olunca yıllardır San Ageles Polis Teşkilatı’nın ağaçtan kedi kurtarmanın ötesinde hiç aksiyona girmemiş polis memurlarının Simone Phoenix gibi manyak ve dövüş sporlarında usta biriyle baş etme şansları sıfırın altındadır.



Tahmin edeceğiniz üzere John Spartan, Phoenix’e ağzının payını vermek için bu noktada devreye sokulur. Olaylar gelişir, tekmeler tokatlar birbirini izler...

Pek beklenmedik bir şekilde, Demolition Man bazı konularda ilk olma özelliği taşıyan bir yapım. Bu ilk olma durumları size ne ölçüde ilginç gelir bilemem ama bence bahsetmemek olmaz. Mesela Demolition Man,  Sylvester Stallone’nin ilk bilimkurgu filmi. Evet, Stallone Rocky olmuş, Rambo olmuş ama Demolition Man’den evvel hiçbir bilimkurgu filminde rol almamış. Arnie ya da JCVD gibi döneminin diğer aksiyon yıldızlarının filmografisi ile kıyaslandığında Stallone’nin bilimkurgu trendine geç dahil olma durumu gerçekten pek şaşırtıcı.

Filmin bir diğer özelliği ise yönetmen Marco Brambilla’nın ilk uzun metrajı olması. Sadece (ya da ağırlıklı olarak) bir aksiyon seyircisi iseniz Brambilla’yı tanımanıza imkan yok, çünkü İtalyan sinemacı aslında Video-Art olayına yoğunlaşmış bir sanat yönetmeni. Brambilla’nın çalışmaları Venedik ya da Sundance Film Festivalleri’nde gösteriliyor, sergileri ise Bern,San Francisco ya da Madrid’in tanınmış modern sanat müzelerinde açılıyor. Anlayacağınız, Demolition Man yönetmenin sanat geçmişine bakıldığında oldukça sıradışı bir seçim. Açıkçası filmin bütününe baktığımızda farklı disiplinde bir sinemacının Hollywood’da iş çıkarmasının kötü sonuçlar vermediğini de görebiliyoruz. Benzer bir durum Irvin Kershner’in Robocop 2’si için de geçerli idi. Bu tarz “camia dışı” yönetmenler aksiyon sinemasına el attıklarında,  Hollywood’un kodlarına uymayı bildikleri gibi kendi stillerini de filme yedirmeyi biliyorlar. Biz yönetmenin imzasını bir bakışta okuyamasak da seyrettiğimiz işteki farklılığı hissedebiliyoruz.

Demolition Man’in en ilginç kısmı ise seyreden herkesin aklında kalan gelecek tasviri. Şiddetin toplumdan tamamen silindiği, seksin sadece sibernetik oyuncaklar aracılığıyla yapıldığı (üremenin de sadece  tüpbebek teknolojisi ile gerçekleştirildiği) ve “üç deniz kabuğu” kullanmayı bilmemenin büyük ayıp sayıldığı toplum düzenimiz, Aldous Huxley’in meşhur eseri “Cesur Yeni Dünya”ya küçük selamlar çakan bir gelecek tasviri. Bu selamları daha iyi yakalamamız için zaten filmde Sandra Bullock’ın karakterine Lenina Huxley adı verilmiş. Filmde yapılan tasvirlerin çoğu otuz yıl sonrası bir gelecek için abartılı, ancak bu çok da önemli değil. Demolition Man’i önemli kılan, bu tasvirleri yapmak için harcadığı emek. 90’ların ilk yarısında, anlattığı hikayenin inandırıcı bir gelecek planı ve toplum tasviri sunmasını önemseyen çok fazla “vurdulu kırdılı” bilimkurgu-aksiyon filmi yoktu. Gelecek fikri, bol efektli aksiyon için bir bahaneden fazlası değildi. Tabii bu dediklerimin genelleme olduğunu ve Demolition Man’in bir ilk olmadığını da belirtmek gerek, ama belli ki film gene de akılda kalıcı bir fark yaratmış.


Geleceğe düşen Stallone’nin sert imajıyla inceden alay edilmesinin, bu akılda kalıcı farkın oluşmasındaki payı ise elbette çok büyük. 1991’deki Oscar ve 1992’deki Stop! Or My Mom Will Shoot You felaketlerinden sonra Stallone’nin komediyle arasını biraz barıştıran olay Demolition Man’deki kuşak farkı mizahı olmuş anlaşılan. Bunun dışında kısa ama keyifli Erwin rolüyle Rob Schneider da filme renk katan isimlerden. Schneider’in iki sene sonra gene Stallone ile ikinci bir bilimkurgu filminde (Judge Dredd,1995) bu sefer daha geniş bir rolle yer alması tabii ki tesadüf değil. İki oyuncunun da Demolition Man’de üstlerine düşen görevleri başarıyla tamamlamaları yeni fikirlerin önünü açmış ama Judge Dredd’de görüldüğü üzere belli ki formül tutmamış.

Filmin bugün daha net gözüken bir diğer yönü ise, Wesley Snipes’ın canlandırdığı Simone Phoenix ile John Spartan arasındaki ezeli savaşın Batman-Joker çatışmasına şaşırtıcı benzerliği. Sadece karakterlerin hikayedeki konumlarından değil, ekrandaki görünüşlerinden de böyle bir benzerlik hissetmek olası (Mesela Spartan’ın  koyu renk/siyah tonlardaki kıyafetlerine karşılık Phoenix’in çizgili pantolonları, sapsarı saçları, turuncu tişörtü). Ancak eğer Demolition Man izlerken aklınıza Joker gelebiliyorsa bunun arkasındaki esas isim şüphesiz Snipes’dır. Snipes’ın canlandırdığı Phoenix aynı zamanda sinemada tanıdığım ilk psikopat karakter olarak kalbimde özel bir yere de sahip. İşin pek ilginç bir tarafı ise Wesley Snipes’ın şans eseri bu rolü alması. Yapımcıların Phoenix rolü için ilk tercihleri Steven Seagal ve JVCD imiş. Stallone’nin ise gönlünden geçen isim Jackie Chan olmuş ama Chan sinemada kötü adam rollerini oynamayı istemediğinden rolü reddetmiş. Görülen o ki işler biraz farklı yürüse bambaşka bir Simone Phoenix’e sahip olacakmışız. İyi ki yürümemiş.




Demolition Man kesinlikle seyredilmesi gereken bir film. Aksiyonunu da hikayesini de karakterlerini de kendinden beklenen her şeyi yerine getirecek seviyede kotarmayı başarmış. Filmin belki de kendine haslığını getiren bir diğer öğe ise hikayenin aslında Hollywood doğumlu olmaması. Demolition Man’in hikayesi iddialara göre büyük ölçüde Macar yazar Istvan Nemere’nin 1986 tarihli Fight of Dead kitabından çalıntı. Nemere, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra pek çok yazarın eserlerinin telif problemleri baş göstermeden Hollywood tarafından aşırıldığını söylemiş ancak Warner Bros. ile hukuki mücadeleye girecek maddi gücü olmadığından savaşmayı bırakmak zorunda kalmış. Filmi seyrederken bu bilgiyi aklınızda bulundurun. Bunu dışında, hiç bir şey için değilse bile Stallone’nin kocaman bir tüplü televizyonu Snipes’ın üzerine gülle gibi atışını seyretmek için Demolition Man’e mesai harcayın. Düşündükçe hala gülüyorum. 

Bu yazı ilk olarak  14.04.2014'te Ötekisinema'da yayınlanmıştır.



1 Şubat 2016 Pazartesi

Annabelle (2014)


Korku sevdalıları bu filmi uzun süre beklediler, beklemekte de haklılardı. Sonuçta The Conjuring gibi nitelikli bir işin en cazibeli öğelerinden biri için yapılmış bir filmden bahsediyoruz. Paranormal bir mevzuyu The Conjuring bu kadar iyi kotarıyorsa lanetli bebek gibi her daim gerilimli bir konuda aynı ekip şaha kalkmaz mı? Öyle olmuyormuş sevgili okurlar, ben bunu anladım. Annabelle benim için hüzünlü bir deneyim oldu. Seyrettiğim için pişman değilim, bazı noktalarda harika gerilim sekansları yakaladım. Lakin büyük çerçevede yeni bir şeye denk gelmedim, aklımda (bu filmde yönetmen değil de yapımcı koltuğuna oturmuş) James Wan’ın diğer işleri kadar yer edinmedi.
Özet ile pek vakit kaybetmeyeceğim çünkü mevzu basit: Bir oyuncak bebek var ve bu lanetli. Nasıl bir lanetimiz var, tam olarak neler dönüyor, bunlar zaten filmin anlatmaya çabaladığı şeyler. Hikayemizin 1967 yılında ve mutlu mesut bir ailenin oyuncak bebeğimizi satın almasıyla başladığını söyleyeyim sadece.
Filmle ilgili görseller insanın aklına doğal olarak meşhur Chucky’i akla getirmekte. Ne var ki Annabelle’in Chucky efsanesiyle uzaktan yakından alakası yok. Hatta pek çok korku filminden yararlanıldığı çok bariz olmasına rağmen yönetmen John R. Leonetti sanki itinayla Chucky efsanesinden uzak durmuş gibi geliyor. Bunu bir artı ya da eksi olarak görmüyorum, sadece peşin yargılara düşülmemesi için belirtmiş olayım.

Annabelle’de yönetmen koltuğunu James Wan’ın Leonetti’ye bırakması önemli bir değişiklik. Bu aynı zamanda biraz gerginlik yaratıcı bir durum, sonuçta yönetmen olarak önceki işleri sadece Mortal Kombat: Annihilation ve The Butterfly Effect 2 gibi sönük devam filmleri olan bir isimden bahsediyoruz. Ancak Leonetti kariyerini görüntü yönetmenliği ile geliştirmiş bir sinemacı, James Wan’ın önceki pek çok filminde görev aldığı için Annabelle gibi bir projenin başına getirilmesi kadar doğal bir durum da yok. Zaten Annabelle’yi seyrederken de The Conjuring ya da Insidious filmleriyle adeta göbekten bağlı bir atmosfer içindeyiz, bu konuda hiçbir sıkıntımız yok. Ne var ki görselin kalitesi işleri toparlamıyor. Filmin ilk kısmındaki gerilimli birkaç sahneyi ayrı tutarsak Annabelle’de uzun süre oyuncak bebekle alakalı bir olay dönmüyor. Ortada bazı paranormal hadiseler var ama filmin esas öğesi ile bağlantılar kurulamamış vaziyette. İkinci yarıda ise film kolaya kaçarak her şeyi bir The Exorcist çeşitlemesine dönüştürüyor ve ne yazık ki bu kısımda sunulan hiçbir yenilik yok. Filmin ikinci yarısı kimin başına ne geleceği az çok belli ilerlemekte.
Yukarıda da lafını ettiğim üzere filmin anaakım korku sinemasından beslendiği pek çok nokta var, ancak bu beslenme ortaya yeni bir ürün vermemekte. Filmin protagonisti Mia Form’un hikayeye hamile başlaması net bir Rosemary’s Baby olayı. Bu hamilelik şahane bir gerilim kaynağı olabilecekken aşırıya kaçmaktan ürkülüyor (hamile bir kadını doğaüstü fenomenlerle taciz etmek seyirciden tepki alabilir bir olay sonuçta) ve bu hamilelik ikinci yarıda “yeni bebek sahibi anne” şekline evriliyor. Sonrasında eklemlenen rahip karakteri, Mia’nın açıkça itiraf etmese de “inançsız” bir kadın olması ve filmin final bölümü sadece The Exorcist’in yaptıklarını 40 sene sonra yeniden keşfetmek olmuş. Filmdeki Mia harici tüm karakterler (baba, rahip, Afroamerikan komşu) akılda kalmayacak ölçüde stereotipik. Aslında Mia’nın da orijinal olduğu söylenemez, kadim korku filmi kuralları gereği kadın ve anne olduğu için hep paranormal bir taciz altında ve kendini çevresine inandırmak zorunda. Aslında filmin şu günlerden beklenmeyecek ölçüde muhafazakar bir çizgisi olduğunu söylemek de yanlış olmaz, seyredip kendiniz değerlendirin.

Annabelle’nin hikayesi sıkıcı değilse de bir özgünlük barındırmıyor. Oysa film boyunca hikayenin bağlanabileceği bir dolu ilginç fikir kendini gösterip durmakta idi. Pek çok noktada filmin beni şaşırtmasını (korkutmasını değil, şaşırtmasını) bekledim ancak dileğim gerçekleşmedi. Film elindeki potansiyelin bilincinde olduğuna dair küçük sinyaller verdi ama sonra hiç bu potansiyeli canlandırabileceği sapmadı. Hal böyle olunca Annabelle’i seyretmiş olmak işin sonunda bana çok şey ifade etmez oldu.
Bu arada Annabelle’yi de fragman mağduriyetine uğramış talihsiz filmler listesine koyabiliriz. Filmin en stil sahibi sahneleri fragmanda resmen hunharca harcanmış. Özellikle küçük kız görünümlü gizemli varlığın koşarak kapıdan geçtiği sahnede hiçbir heyecan duyamamak beni yapımcılar adına üzdü. Fragman gazabı olmasaydı bu sahneden büyük keyif alabilirdim. Buna rağmen filmdeki iki gizemli çocuk ve çizdikleri resimler üzerine kurulu sekansa ise bayıldım. Tam filmin yavaş ritmine uygun,o yavaşlığı manalı bir şekilde değerlendiren cinsten bir sekanstı, keşke böyle hareketlerimiz daha bol olsaymış.
Peki son kararımız nedir? Annabelle her şeye rağmen seyredilir bir film. Film hakkındaki eleştirilerin iki kutupta birikmesi, nefret edeni gibi seveninin de bol olması biraz bunu gösteriyor. Ben nefret etmedim, sadece hayalkırıklığına uğradım. Peşinen söylemek lazım, riskli bir filmden bahsediyoruz, çok sevebileceğiniz gibi seyrettiğinize pişman olmanız oldukça olası. Bence gerçekten merak ediyorsanız oturun seyredin ama biz bu hikayeyi zaten The Exorcist’te çok kaliteli bir şekilde dinlemiştik. Meşhur bir laf vardır ya hani “eğer bozuk değilse niye tamire uğraşıyorsun?” diye, iş aslında o hesap. Zaten Annabelle bir şeyleri onaracak nitelikte de değil.

Bu yazı ilk olarak 4.11.2014 tarihinde Ötekisinema'da yayınlanmıştır.

31 Ocak 2016 Pazar

Secret: Never Get Caught




Süper kahraman hikayelerinin “gökyüzündeki yıldızlar gibi dağınık fakat belirgin” olduğu bir çağda bugün biraz aykırılık yapmaya ve farklı türde bir çizgi romanı ilgililerine sunmaya karar verdim. Neden mi? Çünkü bu dünyada Avengers sevenler varsa her hafta çayını demleyip heyecanla Homeland bekleyenler de var. Jonathan Hickman’ın senaryosunu yazdığı Image Comics’ten çıkan 7 sayılık mini-seri Secret işte tam da bu damara seslenen bir iş.
Hickman’ın yükselişi son yıllarda yazdığı The Manhattan Projects, God is Dead ve East of West gibi serilerle oldu, ancak bunlardan önce yazmaya başladığı Secret ne yazık ki biraz gölgede kaldı, zaten basım süreci de çeşitli zorluklardan ötürü ertelendikçe ertelendi (2012’de başlayan kısacık bir serinin ancak 2014 ortasında tamamlanmasının başka açıklaması olamaz herhalde). Nitekim gerek görselliği, gerekse hikayesindeki akıcılık ile Secret kesinlikle kayıplara karışmaması gereken bir iş. Okuduğunuzda siz de hak vereceksiniz.
Hikayemiz profesyonel güvenlik şirketi olan Steadfast’ın üst düzey görevlilerinden Grant Miller’ın kendi şirketinde dönen gizli kapaklı işleri araştırmasını konu alıyor. Steadfast uluslararası şirketlerin güvenliği ile ilgileniyor ve bu şirketlerin databanklarındaki açıkları yakalayıp onları korumaya alıyor. Tabii işler sadece bilgisayar başında dönmüyor; ssonuçta milyar dolarların birkaç şifreye bağlı olduğu bir dünyada bile eli silah tutan insanlara ihtiyaç vardır. Kimin ne zaman ensenize ateş edeceğini bilemezsiniz.
Zira olaylar Grant’ın meslektaşı ve kadim dostu Thomas Moore’un beklenmedik bir saldırıya kurban gitmesi ile başlıyor. Patronu her ne kadar Grant’a Thomas’ın ölümünü tesadüfi bir trajedi olarak sunmaya çalışsa da Grant tesadüflere yer tanımayacak kadar itinalı bir dünyada yaşam savaşı verdikleri bir mesleğin içinde olduklarının farkında. Thomas’ı kim vurdu? Neden vurdu? Grant’in babasından zor bir sınav sonucu öğrendiği bir şey var; “eğer birilerini kızdırmayı planlıyorsan asla yakalanma”. Bakalım Thomas’ın katilleri de bu sınavı layıkıyla vermişler mi?
Secret, daha ilk sayfalarından stil sahibi ve etkileyici bir görselliğe sahip olduğunu bize ispat ediyor. Ryan Bodenheim’ın detaylı çizimleri bir yana, sanatçı pseudo-siyah-beyaz anlatımı ile okuru ilk sayfalardan etkilemeyi biliyor. Siyah-beyaz arkaplan hikayenin ihtiyacı olan noir etkisinin inşasını sağlarken dikkatli bir seçimle renklendirilmiş öğeler her karede bize odaklanacağımız öğelerin de ipucunu çok güçlü bir şekilde veriyor. Her karemiz farklı bir Schnidler’s List deneyimi adeta.
Bu metodun sıklığı, her sayfada kullanılması insanı şüpheye sokabilir; ancak verilen etki asla düşmüyor, bilakis tamamen bu seriye özgü özel bir anlatımın kapısının sonuna kadar açıldığını tecrübe ediyoruz. Secret’ın bu anlatımı tamamen çizgiromanda gerçekleştirilebilecek bir olay, ne kadar sinematik hisler yaratsa da aynı etki beyazperdede denenmek istenilirse muhtemelen seyircinin gözünü yoracak ve geri tepecektir. Yani aslında asla layıkıyla sinemaya uyarlanamayacak ve kağıt üstünde deneyimlenmesi gereken bir iş söz konusu.
Görsel kalitenin yanında Hickman’ın Soğuk Savaş yıllarına bolca gönderme barındıran (ve zaten bir noktadan sonra tamamen o döneme bağlanan) bu güçlü hikayesi kesinlikle ajanlık maceralarından keyif alan herkesin büyük zevk alacağı bir kalitede. Tüm olayların başlangıcını oluşturan ilk cinayetteki karakterin adının da Thomas Moore olması, Secret’ın belki de bize vermeye çalıştığı melankolik bir mesaj. Büyük güçlerin dünyasında artık ütopyalar kurmaya gerek yok (Fazla kötümser ama zeki bir gönderme, mesaja inanmasam da verilişindeki inceliğe saygı duydum). Buna rağmen serinin finali biraz hızlı bir şekilde bağladığını söylemek de yanlış olmayacaktır. Son birkaç sayfanın hikayeyi etkili bir şekilde bitirdiğini söyleyebiliriz, ancak insan ister istemez biraz daha fazlasının açlığını duyuyor.
Uzun lafın kısası Secret’ın 7 sayısını bir arada bulunduran Never Get Caught’u bir şekilde edinin ve okuyun. Güzel bir cumartesi akşamını sürükleyici bir ajanlık hikayesiyle geçirmek aslında büyük bir keyif , fakat çoğumuz bu deneyimi gözardı eder olduk. Gelin bu haftasonu da varsın Thorsuz, Iron Mansiz kalalım. Seri bitince canınız kesinlikle Hickman’in başka hikayelerini de okumak isteyecek.
Bu yazı ilk olarak 23.05.2015'te Geekyapar'da yayınlanmıştır.

27 Ocak 2016 Çarşamba

A God Somewhere

“The most human take on the superhero story I have ever seen”
Mike Mignola – Hellboy’un yaratıcısı
14796_400x600
Bu sefer üzerine konuşacağım çizgi romanı üç sene evvel okuma fırsatı edinmiştim. Geçtiğimiz günlerde albüm yeniden elime geçince bir kez daha baştan sona okudum. Yetmedi, bir de irili ufaklı mesajları yakalamak için bir kez daha üzerinden geçtim. John Arcudi ve Peter Snejbjerg‘in 2010 yılında tamamladıkları A God Somewhere‘i herkes benim gibi defalarca okur mu bilmiyorum ama bir kere sayfalarını hakkını vererek karıştırmak bile okuyanda çarpıcı etkiler bırakacaktır, orası kesin.
A God Somewhere, bir meteor yağmurunun ardından süper güçler edinen Eric’in hikayesini en yakın arkadaşı Sam’in gözünden anlatıyor. Eric, kardeşi Hugh ve Sam üniversite yıllarında biraraya gelmiş, ardından geçen on senede de güçlü bir arkadaşlık bağı geliştirmişlerdir. Eric ve Sam grubun hiç büyümeyen çocukları olarak kalırken Hugh (üçlüdeki herkesin platonik aşkı olan) Alma ile evlenmiş ve daha farklı sorumluluklarla dolu bir dünyaya yelken açmıştır.
Aralarında günler geçtikçe artan farklılıklara rağmen dostluklarını her daim güçlü tutmak isteyen üç arkadaş daha kitabın ilk bölümünde herkesin hayatını uzun yıllar etkileyecek büyük bir sınavla karşı karşıya kalır: Gerçekleşen meteor yağmurundan düşen bir cisim gecenin bir vakti Eric’in evine isabet eder. Enkaza dönen mahalleye giden Sam Eric’in yaralı olup olmadığını öğrenmek için kendini yıkıntı halindeki binaya atar. Eric meteor faciasında yara almamıştır ve sağlıklıdır. Yakın zamanda keşfedecekleri şey ise Eric’in bu felaketten mucize eseri olarak kurtulmakla kalmadığı, çarpan meteorla birlikte pek çok insanüstü güç de edindiğidir.
godsomewhere_preview2b
Aslında çok rutin bir tema üzerinde dolaşan A God Somewhere iki işi çok iyi kotararak son on beş yılın en güçlü süperkahraman dramalarından biri olma şerefine erişiyor. Birincisi, kitabın süperkahramana dönüş meselesini oldukça trajik bir olay olarak okumayı seçmesi. Burada trajediden kastettiğimiz (ana akım çizgi romanlarda alışık olduğumuz üzere) belli güçler edinen karakterin yaşadığı travma üzerine iyilik şovalyesi olmayı seçmesine yol açan türden bir trajedi değil, Bruce Wayne’in ailesinin katledilmesi ya da Peter Parker’ın amcasını kaybedişi gibi  kahramanlığa motive edici bir noktadan okumuyoruz olayı.
A God Somewhere’in bakış açısına göre bir insanın başına gelebilecek en trajik şey, süper kahramana dönüşme durumunun ta kendisi. Eric büyük fiziksel güç ve uçma yetisini elde ettikten sonra hem kardeşi hem de Sam ile ilişkilerinde ciddi sarsılmalar yaşıyor. Ailesiyle olan ilişkilerini tüm şöhret ve tanrısal seviyede gördüğü güçlerine rağmen toparlayamayan Eric’in bir noktadan sonra insanlığa olan inancı da yok olup gidiyor.  Kitap bu noktadan sonra çok temel bir sorunun üzerinden gidiyor: İnsanlığa kırgın bir yarı tanrıya insanlara kendi varlığını tehlikeye atacak ölçüde değer vermesi için ne sebep sunabilirsiniz ki?
ags2
A God Somewhere aslında ana akım çizgi romancılık için 20. yüzyılın ilk yarısında uydurulmuş ve bir gelenek olarak halen korunan “bilge süper kahraman” fikrinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu (yeniden) gösteriyor. Kriz zamanlarında insanları birarada tutmak için yaratılan Superman azizliği insanları statükoda tutmak için üretilen hoş bir beklentiden fazlası değil. Arcudi ve Snejbjerg’in DC’nin pek çok serisinde daha önce çalışmış olmaları da onları üretilen bu miti içeriden tanıyan isimler haline getirmiş önemli bir bilgi. Eric’in özellikleri ve ilahi duruşunun Superman’in sahte bilgeliğine bir tepkiyle yaratıldığını hissetmek de zor değil.
Kitabın başarılı olduğu ikinci şey ise Eric’in ailesi ve Sam ile ilişkisinin son ana kadar oldukça detaylı ve güçlü bir şekilde işlenmesi. Yer yer yapılan geriye dönüşler ile Eric, Sam, Hugh ve Alma arasındaki tüm birlikteliğin köklerine kadar inebiliyor, geçmişteki mutluluğun Eric’teki değişim ile nasıl paramparça olduğunu an be an gözlemleme şansı buluyoruz. Çoğu benzer işte ikincil plana atılan bu yaklaşımın A God Somewhere’i ayrıksı bir noktaya getirdiğini söylemek gerek.
godsomewhere_preview2c
Özellikle Snejbjerg’in vahşeti göstermekten hiç çekinmeyen güçlü çizimleri ile harika bir görsellik kazandırdığı A God Somewhere için konu hakkında Watchmen’den bu yana yapılmış en iyi iş dersem asla abartmış olmam. Başta Dr. Manhattan sevdalıları olmak üzere çizgiromanı ve seçilen temaları eleştirel bir bakıştan okumayı seven herkesin kesinlikle tecrübe etmesi gereken bir kitabımız var. A God Somewhere’i İmkanınız varsa hemen edinin ve ilk fırsatta okumaya çalışın. Kitabın ardından çizgiromanlardan beklentileriniz büyük ölçüde değişecek, öncelik listenizi yeni baştan hazırlama gerekliliği duyacaksınız.
ags1
 Bu yazı ilk olarak 18.08.2015'te Geekyapar'da yayınlandı.

25 Ocak 2016 Pazartesi

These Final Hours (2013)

“Now there is nothing left to die for” der Muse, Shrinking Universe şarkısında… Acaba gerçekten öyle mi?

Her bilimkurgu seyircisinin kıyamet-sonrası filmlerine özel bir zaafı vardır. Mevcut düzenin tüm çarklarının makineden fırladığı ve mutlak kaosta bireylerin birbiriyle bir anda çarpışmaya başladığı, işin sonunda çoğunlukla karanlık, nadiren ise daha barışçıl bir dünyanın kurulduğu “reset” kurguları günümüze karşı duyulan bir rahatsızlığın ve şüphesiz onu  cezalandırma arzusunun bir yansıması. Bunun dışında bir de sistemi koruma çabasıyla kıyamete karşı statükoyu sağlama çabasındaki filmler var elbet; sinema tarihi süresince yaklaşan meteoru defetmek için onu uzayda patlatmayı da denedik, büyük salgın hastalıklarla savaş için abartılı hızda gelişen aşı süreçlerini de tecrübe ettik. Daha geçen sene (2014) yeşil gezegenimizi bırakıp yıldızların ötesine gittiğimizi hatırlatmaya bile gerek yok. Bütçesi ve hitap kitlesi daha büyük, haliyle finali karamsar bitirecek cesareti istese de taşıyamayan filmler bunlar. Ancak bir kısım film de zor bir dönemi, kaçınılmaz felaketin son günlerini tasvire girişmeyi seçer. Kıyamet-sonrası filmlerden farklı olan bu filmlerin temel özelliği bir “sonra” fikrini ısrarla reddetmelerinde yatıyor. İnsanlığın yokolmaya mahkum olduğu ve kimsenin bizi kurtarmayacağı kabulü üzerine kurulu bu filmlerin sayısı aslında sandığımızdan çok daha az.
Yakın dönemden bu türde verilebilir örneklerden 2014 yapımı The Remaining ya da 2009 yapımı Knowing işe daha teolojik bir açıdan bakmaktaydı. 2013 yılında karşımıza çıkan Avustralya yapımı These Final Hours ise kendini teolojik tartışmalardan sıyırıp mutlak sonla yüzleşme sınırındaki karakterlerin dramasına odaklanan nadir filmlerden. Düşük bütçesine ve yer yer yaşadığı inandırıcılık eksiklerine rağmen These Final Hours’un felaket anındaki buhranı en iyi şekilde perdeye yansıtan işlerden biri olduğunu söyleyebiliriz.



Filmimiz dünya üzerinde hayatın silinmesine sebep olacak dev meteorun okyanusa çarpmasından 10 dakika sonrasında başlıyor. Oluşan dev alev fırtınası dev bir halka yaratarak tüm dünyayı sarmakta ve geçtiği her yeri kül etmektedir. Yapılan son hesaplara göre alev fırtınasının Avustralya’ya ulaşmasına 10 saatlik bir süre vardır. Artık yapacak hiçbir şeyi kalmayan insanlığın elinden gelen tek şey ise kaçınılmazı beklemekten ibarettir. Filmin kahramanı James, gizli bir ilişki yaşadığı Zoe’yi tüm ısrarlarına rağmen yalnız bırakır ve şehirde gerçekleşen büyük “kıyamet partisine” katılmak için yola çıkar. Ne var ki yolculuğu sırasında panik içinde pek çok insanla karşılaşan genç adamın planları, küçük bir kız çocuğunu tecavüzcülerin elinden kurtarmasıyla değişikliğe uğrar. Yaklaşan tehlike konusunda çok da bilgilendirilmiş durmayan küçük Rose alev fırtınası gelmeden önce babasını bulmak istemektedir ve yardıma muhtaçtır. James’in ise ölmeden önce kendine bir amaç bulması gereklidir ve kararını vermiştir; tüm beyhudeliğine rağmen Rose’u babasına ulaştıracak ve küçük kızın ölümü babasının yanında tecrübe etmesine imkan sağlayacaktır.
Felaketin ortasında bir çocuk ile zorunlu “baba figürü” üzerinden gelişen hikayeler pek çok popüler kültür mecrasında karşımıza çıkan bir şablona sahip; These Final Hours da bu sebeple The Walking Dead’in video oyunundan Adventure Time animasyon dizisine kadar pek yapımı insanın aklına getiriyor. Ancak bu işi gene de kendi çapında özgün bir noktaya taşıdığını söylemek gerek.
Filmin James ve küçük Rose arasında kurduğu ilişki oldukça başarılı kotarılmış. İkilinin kendi arasında kurduğu ilişkinin başarısı kadar çevreyle kurdukları etkileşim de inandırıcı. Tüm bunlara yönetmen Zak Hilditch’in düşük bütçesine rağmen ölümün eşiğindeki insanların karmaşasını tasvir etme başarısı da eklenince These Final Hours gerçekten seyri sonuna kadar hakeden bir işe dönüşüyor. Filmin Cornel Wilczek tarafından bestelenen müzikleri de duygusal yoğunluğu hep yüksek tutmayı biliyor, melankoli ve buna rağmen olacaklara dair duyulan merak hissi her daim yüksek tutuluyor.
These Final Hours’un James ve Rose arasındaki ilişkiden ötürü akla getirdiği sinemadan bir örnek şüphesiz John Hillcoat’ın 2009 yapımı Cormac McCarthy’nin aynı adlı romanından uyarlanan filmi The Road. Hillcoat’ın filmi eleştirmenler tarafından beğenilmesine rağmen pek çok seyirci tarafından temposundaki ağırlıktan ötürü tepki toplamıştı. These Final Hours’un tempo olarak The Road’dan çok daha yüksek bir seviyede durmayı başardığını söylemek gerek. Filmin en büyük kaybı ise hikayesini felaketin gerçekleşmesinden önceki 10 saate sıkıştırma çabası. James ve Rose arasındaki bağ başarılı bir şekilde kurulmuş olmasına rağmen bu yakınlığın yarım günden kısa bir zamanda oluştuğuna seyirci olarak inanabilmemiz için filme mantık yönünden kafa tutmamak, bir nevi kurguyu kabullenmek gerekiyor. Bu da açıkçası eğer iyi bir film seyretme talebine sahipseniz büyük bir ödün sayılmaz.


Konu itibariyle benzer bir film denemesi 2011 yılında Abel Ferrara tarafından 4:44: Last Day on Earth ile yapılmış ancak büyük başarı sağlayamamıştı. Ferrara’nın filmini seyretmediğim için yorum yapamayacağım ama These Final Hours’un yapmak istediği işi büyük ölçüde kotardığını  rahatlıkla söyleyebilirim. Filmin yer yer kendini gösteren küçük devamlılık hatalarını da gözardı edebilirseniz Zak Hilditch’in bu işinden memnun kalmamanız için hiç bir sebep yok.2014’te Cannes Film Festivali’nde gösterim şansı bulan These Final Hours seyircisinin hem iyi bilimkurgu hem de iyi sinema ihtiyacını karşılayacak güçte bir film. Geçtiğimiz yıl Predestination’daki performansı ile kendini gösteren Sarah Snook’un da filmde kısa ama kritik bir rolü olduğunu belirtelim.

These Final Hours’u ilk fırsatınızda seyredin. Bazen kurtarılamayacak olmayı bilerek bile insan kendine bir yaşam amacı yaratabiliyor, hatta bazen asıl amacımıza ancak bu şartlarda ulaşıyoruz. Bunun hikayesini seyretmek her daim anlamlı.


Bu yazı 06.06.2015 tarihinde Ötekisinema'da yayınlanmıştır.

24 Ocak 2016 Pazar

Melekler Şehri'nde Süzülürken


Bu filmi neden sevdiğimi uzun süre anlayamadım. 1997 ya da 1998 yılı olmalıydı. O vakitler daha altkültür, punk edebiyatı, İncil ya da pagan referansları gibi şeyler hayatımda değildi. Televizyonda tamamen şans eseri, ilk adının Crow 2 olduğunu bilmeden City of Angels'ı seyre koyuldum. Hikayede ve karakterlerde büyük eksikler vardı, bu kadar kopukluk hissi veren işlere anca yıllar sonra Avrupa sanat sinemasının değerli eserlerini seyretmek zorunda kaldığımda tekrardan rastgelecektim. Ancak filmin kasten abartılan karanlık ve pis atmosferinin üzerimde garip bir çekiciliği vardı. Oğluyla fakirliği çok dert etmeden, küçük bir tamirhanede yaşayan Ash'in bir gece tanık oldukları cinayetten ötürü öldürülüşü ile başlayan macera bir şekilde beni kendine bağlamayı bildi. Televizyonda o vakitler yabancı filmlerin sıkı bir sansürden geçmezdi. Bu yüzden filmdeki tüm vahşeti de Nemo'nun bana o vakit saatler sürmüş gibi gelen mastürbasyon sahnesini de sonuna kadar seyretme fırsatı buldum. Fırsat diyorum, çünkü City of Angels prodüksiyon şirketi Miramax'ın elinde zaten 180 dakikadan 84 dakikaya kırpılmış, bir filmden ziyade film eskizi gibi bir şey bugün (Benim seyrettiğim versiyon da 95 dakikalık başka bir düzenleme imiş). Kimsenin bu filmi seyretmesini, seyretse de beğenmesini beklemiyorum. Benim derdim daha çok kendimle, ben bu filmi niye bu kadar seviyorum, anlamak istiyorum.

Aradan sekiz sene geçtiğinde, 2006 yılı gibi City of Angels'ı bir kez daha seyrettim. Hala heyecanla seyrediyordum. Ash'in Spider-Monkey ile girdiği ilk kavga hala heyecanlandırıyordu (Geçtiğimiz haftalarda GoodBadflicks isimli Youtube kanalında oyuncu Vincent Perez'in Ash karakterini yaratırken Hamlet ve Jim Morrison'dan esinlendiğini öğrenmem taşları biraz yerine oturttu bu sahne için. Jim Morrison'a karşı özel bir ilgim yoktur ama Hamlet güzellik demek). Sonra filmi bir sekiz sene daha rafa kaldırdım ve 2013'ü 2014'e bağlayan gece, Almanya'daki küçük yurt odamda bir kez daha baştan sona seyrettim. Ardından dışarı çıkıp havada sokakları gezdiğimde benzer bir sarı loşluk aradım. Sanırım buldum da.



O günden geriye pek bir şey kalmadı. Kendimi iki sene sonrasında o günü arar halde bulacağımı tahmin bile edemezdim. Bu işin aşırı kişisel kısmı, fazla kurcalamayalım.

İşin ardındaki meseleyi yeni yeni çözüyorum. City of Angels her ne kadar vasatlığın ötesine geçememiş bir film de olsa yönetmeni Tim Pope'un içindeki yeni bir şeyler üretme çabasını görmek isteyen gözlere sonuna kadar sunan bir iş. İlk Crow filmi Brandon Lee'nin ölümünün ardından beklenmedik bir kült klasiğe dönüşünce Miramax'ın ikinci bir film çekmeyi kafaya takması kaçınılmazdı. O zamanlar Hollywood'un yaptığı işlere asgari de olsa bir saygı gösterme çabası olan zamanlardı, bu yüzden senaryo elden geldiğince ilk filmden farklı bir şekle sokulmaya çalışılmıştı. Mesela David S. Goyer ilk başta filmde kadın bir intikamcının olmasını ya da filmin 19. yüzyıl İngiltere'sinde geçmesini planlamıştı. Miramax bunların hiçbirine izin vermedi. Şirket Vincent Perez'i ve Ash'in dramını şaşılası bir çabayla Eric Draven'ın macerasının karbon kağıda kopyası haline getirmek için elinden geleni yaptı. 

Tim Pope'u biraz araştırdım. Kendisi klip yönetmeni bir şahıs. City of Angels'tan başka uzun metrajı yok. Bu filme yapılan haksızlığa o kadar sinirlenmiş ki filmin DVD'sinde yorum yapmayı bile reddetmiş. Uzun metraj sinemaya küskünlüğünü de City of Angels'a yapılanlara bağlıyorum. Oysa kendi melankolisini ne kadar güzel ekrana taşımış biri kendisi. Belki bir gün yolumuz kesişir, izbe bir barda (tercihen Kadıköy'de) bira içmek, ona yapmaya çalıştığı şeyi ne kadar takdir ettiğimi dilim döndüğünce anlatmak isterim. Belki yaparım da.



City of Angels'ı neden çok ama çok sevdiğimi daha geçen haftalarda biraz çözebildim. Bu film daha en başından potansiyelini gerçekleştirmeye çalışan insanların nasıl yollarının tıkandığını, nasıl tüm çabalarına rağmen alay konusu olduklarını görmemi sağlamış. Onlar kendilerine biçilen fabrikasyon sinema üretimine inat "biz bir şeyler yapalım" demişler, ancak sonra gene kötücül patronun gişe derdinden hayallerindeki Rönesans yıkılmış. İrili ufaklı ne yazsam benzer sıkıntılar yaşar buldum sonraları. Yazdıklarım ya fazla kişisel geldi, ya okurun/seyircinin anlamayacağı fikriyle geri çevrildi. Belki gerçekten kişiseldi, belki de gerçekten kötüydü yazdıklarım, bilmiyorum. Sadece benzer sebeplerle formata sokulma çabasını bana yaşattıran kadere tepkim biraz. Belki dediklerini yapsam daha iyi olacak, daha iyi de olmayıversin bazı şeyler. 

Arada yolda yürürken sarı loş lambalara denk geliyorum; ortalık ıssız, pislik içinde. O vakitler arka sokakların birinde Ash gibi bir karakterin Curve gibi bir suçluyu Stiks Nehri'ne şefkatle yolcu ediyor olduğunu düşünüyorum. Ağzına ufak bir madeni para koyuyor, Charon geldiğinde yol parası isterse verilecek bir şey olsun diye. Sonra ölümün sınırında beden sularda yüzerken kıyıda dilenciler pembe çiçek yapraklarını suya doğru fırlatıyorlar. Nereden baksan güzel bir sahne, hangi çağda tecrübe edilirse edilsin anlamlı. Yaşlandım ve yumuşadım diyeceğim, on bir yaşında da bu görüntü değerliydi.

Marksizmin bir kanadının çok sert bir şekilde fanteziye tepkili olduğunu geçenlerde öğrendim. En kötü bilimkurgu bile akılcı düşünmeyi ilkeleri arasında saydığı için değerli, en iyi fantezi bile us dışı bir yabancılaşma reklamı taşıdığından ötürü sorunlu. Doğruluk payı var, ancak kendimde bu kadar sert bir ayrıma tutunabilecek iradeyi göremiyorum. City of Angels'ı ben başka bir yönden savaşçı görüyorum, bana film insanın kendini gerçekleştirme çabasının itinayla boynunun kırılışını anlatıyor. Tim Pope'un buna engel olmak için büyük savaş verdiğine de inancım tam. Başka türlü o loş ışıklar filme hakim olamazdı.



Böyleyken böyle işte. Bence bir sinema yazısı yazmadım, daha çok üzüntülerimi dile getirdim. Haberi bile yokken benim bu konuda kafamı açan G.'ye de teşekkür ederim. Teşekkür etmek güzel şey.