30 Nisan 2016 Cumartesi

1 Mayıs

Son günlerde kafayı The Carnivale dizisine taktım. Büyük dizi, kesinlikle aykırı yapım. Aykırılığı uçlara oynamasından değil, her şeyin abartılar üzerinden yürüdüğü bir çağda sadeliğin hakim olduğu bir gizemi bize sunmasında yatıyor. Parıltısı yanıp sönen fişekler gibi değil, Kuzey Yıldızı gibi daimi. Patlayıp hiçliğe karışsa bile (ki HBO yayından kaldırdığı için öyle oldu da diyebiliriz) daha yıllarca ışığı gökyüzünde görünür kılınır cinsten. Edebiyatı artık edebiyatçılara bırakıyorum, özetle güzel dizi.

Sonsuz bir savaş var ya hani dizide mevzubahis olan, biraz öyle bir şeyin içindeyiz sanırım. Dizide Samson'un deyişiyle "mantığın büyüye tercih edilmesi" ile her şey başka bir boyuta erişiyor, başka cepheler oluşuyor. Artık iyilik ve kötülüğün mutlak çatışması bildiğimiz şekliyle ilerlemiyor. Eski savaşın askerleri mücadelelerini artık yeni cephelerde, daha gizliden verir oluyorlar.


The Carnivale'in derdi mantığın fantezinin önünü tıkaması olarak söyleniyor başta, bizde ise tam tersinin vuku bulduğu günlerdeyiz. Mantık yolları dinle, daha doğrusu sermayenin araçlarıyla tıkanmış. Yeni bir şey demediğimi biliyorum, hatta çoğumuz bunu duymaktan sıkıldık bile. Elden birşey gelmeyince, bir de ortadaki karmaşa yıllar boyu devam ediyor olunca insan "herhalde duymadılar, bir kez daha söyleyeyim" demekten başka bir çare düşünemiyor doğal olarak. Bağırılan bir şeyin duyulamamasının mümkün olmadığı bir çağda yaşıyoruz. Duyup da içselleştirmemek... Orası başka bir mesele işte...

Kimseyi suçlayacak değilim, (suçlasam da fare ile dağ arasındaki ilişkiden ötesi gerçekleşmez zaten) ama bu sönüklük pek çok şeyin yanında bir şeylerin yürümediğinin de göstergesi olsa gerek. Coşkusuzluğun arkasında korku da var tabii, savunmasız bir azınlık kalma korkusundan bomba korkusuna kadar uzanan geniş bir korku spektrumuna ülkece sahibiz. Ama daha çok yılgınlık var. Savaşın bittiğine, kaybedildiğine dair bir inanç belki de. Hiçkimseyi bu ruh haline düştüğü için yargılayamayacağım gibi aklıselim kimseden de yargılama gelmesini bekleyemem. Sadece bunun sadece başka bir faz olduğuna inandığımı söylemek istedim. Nasıl ki iyinin ve kötünün nihai savaşı mantığın yükselişiyle kendini yeraltına çekti, savaşı başka bir düzlemde sürdürdü; bizde de böyle bir zaman geldi. Mevzu bizde tam ters yönde bir değişim ama sıkıntı değişimin yönü değil varlığında yatmakta.

Çoğu kişi beni dini bir diziyi örneklemede kullandığım için yeterince Marksist olmamakla suçlayabilir. Yapacak bir şey yok, bir şey desem de faydası olmaz gibi geliyor. Temennim bir azınlığın da ilgimi asıl çekenin bir süreçten başka bir sürece geçme durumu olduğunu görebilmesi. Öte yandan hepitopu kaç kişiyiz şurada, bin parçaya bölünmeye de gerek yok. Rahat edecekseniz hataları ben üstlenirim.





23 Nisan 2016 Cumartesi

Edebiyata Aradığı Yaşam Pınarı Olamadığım İçin Özür Dilerim



Otuzuma birkaç ay kala hala çağdaş Türk Edebiyatı'nın ihtiyacı olan büyük romanı yazamamış olmanın sıkıntısı içindeyim. Değil Türk Edebiyatı, şurada açtığım blogu bile kurtaracak halim yok. Öte yandan tüm dünyanın Wordpress ile tanrılara meydan okuduğu bir çağda gidip Blogspot hesabına sığınmam da çok şey gösteriyor. Kampüsteki büyük çılgın parti sırasında finallerine çalışan öğrenci gibi hissediyorum.

Hani yapılan her şeyin beyhude ve gereksiz gelmesi durumu vardır ya, bir süredir oralardayım. Bir şeyler yazmaya kalksam tasvirler gereksiz geliyor. Bir kafede oturup çayını içen adamı anlatacağım diyeyim, okur hiç mi kafede çay içmedi diye soruyorum kendime. Boş lafları geçip sadede gelesim geliyor, kafedeki adamı vurasım ya da onu katil yapasım geliyor, lakin o zaman da olaylar yavan kaçıyor. Bir şeyleri süslemeyi bilmek gerçekten gerekli. Kozmetik sektöründe başarılı bir kariyerin ardından edebiyata giren kimse var mı bilmiyorum ama varsa kesin hayatımıza bir ara dokunmayı başarmıştır.

Öte yandan oturup yazmak, yazmaya çabalamak da gerek. Hiç değilse insan "de" ve "ki" bağlaçlarını zamanla doğru kullanır oluyor, bilmeyenlere örnek oluyor. Beklenen büyük eser gelir mi? Bir noktadan sonra beklemeyi değilse bile beklediğini unutur oluyor insan.

Bu iş belli ki ne olursa olsun oturup yazmayı gerektiriyor. Hele ki benim gibi kafası karışık insanlar için bir zorunluluk, hatta tedavi yöntemi aslında. Oturup manasız da gelse üç beş satır yazacaksın. Dikkatini toparlayabildiğini hem kendine hem çevrene kanıtlamanın başka bir yolu yok. Tasvirler kötü mü oluyor? Bırak olsun, zaten bir şeyleri tasvir etme zorunluluğu hayatı üzücü kılmıyor mu şu an senin için?

Aslında şimdi biraz anlamaya başladım. Tasvirlerin sıkıcılığı değil mesele, tasvir yapmaya muhtaç olma yorucu ya hani, aslında bu kadar zamandır anlaşılamamış olmak yoruyor. Sıfırdan herkese neyi kastettiğini düzgün bir dille anlatma derdiyle geçen bir hayat, oturup kendini tatmin için üç beş kelam ettiğinde onu tasvirlerle harcamak istemiyor. Hayat çok yorucu değil mi? Bir kadından hoşlanırsın (seni bilmiyorum ama ben hoşlanırım arada), seni doğru anlaması için tavır takınmaya çalışırsın. Başka bir kadından hoşlanmazsın, yanlış anlaşılmalar olmasın diye kendini net bir şekilde ifade etmen gerekir. Bir işe başlarsın, işyerinde herkes senden nefret eder, en verimli vaktin aslında kafalarındaki gibi biri olmadığını bir şekilde ispat etmekle geçer. Öğretmenine zeki olduğunu, annene sevgi dolu olduğunu, arkadaşına vefakar olduğunu ille göstermen gerekir. Ben bu kadar uğraşın ardından bir de kafedeki adamın profilini vermekle mi uğraşacağım yani?

Şimdi bana "başkaları için değil kendin için yaşarsın" romantizmiyle gelme. Bağlamına göre değişen fikirleri genele yaymak da sevmediğim başka bir şey ama onu başka bir yazıda değerlendireceğim, hem yazmak için de yeni bir bahane olur. Ya da diyelim ki haklısın, o zaman kederime bir damla daha ekledin, zira ben bunu başaramıyorum. Bağımsızlığıma erişemedim. O zaman bunu kazanana kadar yazamayacak mıyım? Tamam bunlar güzel, afili fikirler ama dünyanın en şerefsizleri, en sistemle uyumluları arasından bile eli yüzü düzgün yazarlar çıkıyor, onlar nasıl yapıyor? Bence mesele başka bir mesele.

Gene çok da yaşıma yaraşmayan kavgaların cümlelerini sarf ettim. Sana ıssız bir kasabadaki insanları kuşaklar boyu saran kadim bir lanet ya da şarkta hizmetini tamamlamış bir hemşirenin hüzünlü günlerini anlatan hikayelerimi sunmak isterdim ama ikisine de sahip değilim. Belli ki ben bu işi pek beceremeyeceğim daha. En azından şu blogu amacına uygun kullandım biraz. Belki istikrar kazanırım, belki edebiyata ihtiyacı olan kanı bulurum. Bulamazsam hepimiz bu sonsuz yangında kavrulmaya devam edeceğiz, çare yok. Varsın olsun, zaten sevgime karşılık da vermemiştin...

25 Şubat 2016 Perşembe

System Shock 2

ss2
Bir süredir kafayı herkesin konuştuğu ama kimsenin oynamadığı klasik oyunlara takmış durumdaydım, bu sebeple yolumun System Shock serisi ile kesişmesi kaçınılmazdı. Koca bir sene evvel Thief: The Dark Project hakkında kelam ederken System Shock 2’ye de göz kırpmışım ama ettiğimiz flört sadece orada kalmış, yazılması planlanan yazı unutulup gitmiş. Tembelliği bırakalım, bugün siberpunk seviyorsak üzerimizde emeği büyük olan bu oyuna artık vefa borcunu ödeme zamanı.
Şimdi ilk tepki olarak “System Shock 2’ye ne hakla unutulmuş klasik dersin?” diyecek yirmi beş yaş üstü kuşağı sükunete davet ediyorum. Hayatında floppy disk görmüş ve kullanmış yoldaşlar olarak bazı gerçekleri kabul etmemiz gerekiyor. Bugün System Shock 2, yeni nesil oyuncular için “Bioshock’un atası” olmaktan fazlası değil. Gerçi bu anlaşılabilir, eskiden de çoğu PC kullanıcısı için skorları çok yüksek olmasına rağmen bir sebepten ötürü tercih edilmeyen bir korku oyunu idi System Shock 2. Yapımcı stüdyo Looking Glass’ın trajedisi zaten her seferinde dönemi için devrimsel nitelikte işler çıkarması ama bu işlerin maddi ve manevi takdiri hep yıllar sonra görmeye başlamasıydı (Thief: The Dark Project bu konuda bir istisna olmuştu ve yarım milyon adet satış yapmıştı ama bu başarı da 2000 yılında kepenklerin inmesinin önünde duracak kudrette değildi).
Peki nedir bu System Shock 2’nin olayı? Neden seven çok seviyor? Gerçekten dedikleri gibi ödül rekortmeni Bioshock serisinin atası mı?
Öncelikle hikayeden bahsedelim. System Shock evreni uzay yolculuğu ve yapay zeka teknolojilerinin oldukça geliştiği bir yakın geleceği bize resmediyor. İlk System Shock oyunu TriOptimum Şİrketi’nin Citadel Uzay İstasyonu’nda gerçekleşen kontrol dışı bir hackleme olayından sonrasını konu almaktadır. İstasyonun yapay zekası (SHODAN) bu işlem sonrasında kendi bilincini kazanır ve insanlıktan intikamını maden kazılarında kullanılan dev lazer topunu dünyaya yönelterek almaya karar verir. İlk oyunun sonunda SHODAN ve tüm istasyon (aynı zamanda SHODAN’ın doğumuna sebep olan hackleme işlemini de yapan) isimsiz hackerımız tarafından patlatılarak yok edilir. Olaylar medyaya yansır ve SHODAN yerkürede kötülüğün yeni tanımı olur. Yeniden benzer bir tehlikenin kendini göstermemesi için sadece çokuluslu şirketleri denetlemeye özelleşen yeni bir Birleşmiş Milletler komitesi bile (UNN) kurulur.
ss2.2
Ne var ki kapitalizm System Shock evreninde de gerçek dünyamızdaki gibi hırçındır ve uluslararası bir örgüt tarafından denetim altına alınmayı kabul edemez. Eski bir karaborsa operatörü olan Anatoly Korenchkin silah kaçakçılığından edindiği birikimi artık iflas etmiş olan TriOptimum’u yeniden ayağa kaldırmak için kullanır. Korenchkin’in politik gücü onu UNN tarafından kontrol edilemeyecek noktaya getirmektedir. Korenchkin’in önderliğinde yükselen TriOptimum 2114 yılında yeni tasarladığı Von Braun isimli uzay aracını sonsuz boşluğa salar. Bu ilk deneme yolculuğunda Von Braun’a bir UNN gemisi olan Rickenbacker eşlik eder. Yolculuğun 5. ayında gemiler aldıkları tanımsız sinyalleri araştırmak için Tau Ceti V isimli bir gezegenin yörüngesine girerler. İki gemi arasındaki güç çatışmasının artık durma zamanı gelmiştir, zira Tau Ceti V’in hikayeye dahil olması ile ile uzay yolculuğunun kanlı evresine beklenmedik bir giriş yapılır. Biz de bu noktada devreye gireriz.
Von Braun’un uzun yolculuklar için kullanılan uyucutularından çıkarılan bir UNN askeri olarak görevimiz hem iki gemide de neler olduğunu anlamak hem de hayatta kalanlardan Dr. Janice Polito’yu bulmaktır. Üzerimize ameliyatla yerleştirilen özel nörolojik ekipmanlar bize hackleme ve psişik güçler kullanma yetileri kazandırmaktadır. Bu noktadan sonra işimiz etraftaki mutantlardan ve güvenlik robotlarından kaçarak bir şekilde Polito’ya erişmek olur ve inanın ilk kısımlardaki görece rahatlığa rağmen bu iş hiç de kolay değildir.
ss2.3
Eğer internette System Shock 2 hakkında azıcık okuma yaptıysanız oyunun hikayesindeki büyük sürprizi biliyorsunuzdur. Böyle olmasa bile Ken Levine’ın senaryosunu yazdığı herhangi bir oyun oynadıysanız hikayede neyin sürpriz olarak sunulacağını rahatlıkla tahmin edebilirsiniz. System Shock 2’in iskeletinin aynen ilk Bioshock oyununda kullanıldığını söylemekle yetinelim. Levine’ın aynı hikayeyi bize her dönem bir şekilde yeniden sunabilmesini (ve bizim de bunu büyük bir heyecanla almamızı) bir başarı ya da tembellik olarak yormak tamamen size kalmış. Ancak System Shock 2 de diğer Levine oyunları gibi tek bir sürprize bel bağlayamayacak kadar kapsamlı ve güçlü bir iş. O yüzden hikayenin Bioshock hayranlarına tekrardan ibaret gelme durumu çok yok.
Oyuna ilk başladığınızda muhtemelen gözünüze ilk çarpacak olan şey karakter tasarımlarının gülünesi ölçüde kötü olması olacaktır. İnanın, 1999 standartları için bile zayıf kalacak grafiklerden bahsediyoruz. Bunun sebebi ekibin kısa zaman aralığında oyunu bitirmek için Thief: The Dark Project’in motoru olan Dark Engine’i seçmesi. Asla karakter tasarımları ya da dinamik aksiyon imkanları ile ön plana çıkamamış bir olan Dark Engine’in ne var ki tamamen kendine has ve çağının ötesinde avantajları bulunmaktaydı. Zeki yapay zeka, itinalı ses kullanımı ve ışık-gölge dengesi arıyorsanız Dark Engine bugün için bile pek çok benzerine taş çıkartacak kalitede bir motor. Motorun estetik başarısının System Shock 2’de Thief’in gotik havasına yaklaşamadığını itiraf edeceğim (demek ki ortaçağ için tutan siberpunk için tutamayabiliyor) ancak gözünüzü düşük poligon karakterlere alıştırabilirseniz Dark Engine’in size sunacağı nimetler büyük.
ss.4
Ne var ki System Shock 2’yi maddi arenada yenik duruma düşüren grafiklerinin kalitesinden ziyade dönemi için karmaşık oynanabilirliği. FPS türünün RPG ile yolları ayrılalı bir miktar zaman geçmişti ve yeni dönem oyuncuların Ultima Underworld günlerine dönme gibi bir niyeti de yoktu. Özel otomatlarda geliştirilebilir özellikler, geniş envanter ekranı, kısıtlı da olsa “crafting” özellikleri ve farklı düşman tipleri için farklı mermi tipleri bugün bizim alışık olduğumuz ama 1999 için yeni olmasa bile doğrudan aksiyon odaklı FPS oyuncusu için yorucu çeşitliliklerdendi (Kimbilir, belki System Shock 2 bir sene beklese ve bir diğer devrimsel nitelikteki FPS olan Deus Ex ile aynı dönemde piyasaya çıksa her şey farklı gelişecekti). Bunun yanında oyunun bugün bile oynayanı ürkütecek güçlü atmosferi ne kadar muhteşem bir korku deneyimi yaratırsa yaratsın o yıllarda survival horror fikri hala Resident Evil ve Silent Hill klonları üzerinden yürümekteydi.
Pek System Shock 2 günümüzde hala alıp oynanabilir bir eser mi? Kesinlikle evet, ancak Bioshock Infinite’in meşhur 1999 modunun bu oyuna ithafla yapıldığını hatırlatmakta fayda var. Zor ve oyuncu-dostu olmayan bir işten bahsediyoruz. Gerçekten retrosever ve sabırlı olmanız durumunda büyük zevk alacağınız aşikar. Özellikle Event Horizon, Alien gibi korku ve bilimkurgu türlerinin büyük filmlerine özel bir merakınız varsa System Shock 2’in hem atmosferi hem de hikayesi tam size göre. Bunların yanında her oyunseverin bir SHODAN tecrübesi olmalı, çağ olarak kolaycılığa alıştık gitti…
"Yapılsa ne güzel olur" demekten insan kendini alamıyor...
“Yapılsa ne güzel olur” demekten insan kendini alamıyor…



Bu yazı ilk olarak 19.10.2015 tarihinde Geekyapar'da yayınlanmıştır.

14 Şubat 2016 Pazar

Dünyanın Sonu - II

Otuz beşinci gündeyiz. Hava o kadar güzel ki dünyanın otuz beş gün önce yok olduğuna insanın inanası gelmiyor. Bugün sokakları gezip eskiye dair kalıntılar aramaya başladım. Bir yanım sağlam zamanlarını gördüğüm onca binanın toz ve kül ile kaplanması karşısında hüzünlendi. Alevin ayrı bir cazibesi var, ama söndükten sonrası karşısında yaşattığı acı da hep hesaba katılmalı. İster sigara ister ocak için olsun, yaktığı kibrit söndüğü an sızlamayan kalp tanımadım. 

Arada beklenmedik patlamaları bünyesinde barındıran muazzam bir sükunet dışında çok bir şey yoktu sokaklarda. Köpek havlamaları, belli belirsiz kadın çığlıkları, hala aküsü çalışan bir arabadan gelen alarm sesi sükuneti yırtan patlamaların rutinini oluşturuyordu. Çok nadir zamanlarda, son nefesini veren bir taş bina, sebepsiz bir şekilde büyük bir gürültüyle yığılıp kalıyor, ortalık dakikalarca arınmayacak bir moloz ve is bulutuyla kaplanıyordu. Aşağı sokaklarda artık eski düzenin yıkıldığını bilen köpek sürüleri yeni bölgeleri için dişe diş bir savaş veriyorlardı.

İlk günler tanıştığım bir adama her şeyin bittiği gece ne yaptığını sormuştum. Uzun süredir aklında yer edinen ve sonunda bir şeyleri ilerletmeyi başardığı güzel bir kadınla birlikte olduğundan bahsetmişti. Adam gece başını kadının göğsüne koyduğunda sabit ve mekanik, kesinlikle doğal olmayan bir ritimle karşılaşmış, irkilip başını kaldırdığında kadın ona kalp hastası olduğundan ve duymakta olduğu sesin kalp pilinin atışı olduğunu söylemiş.İlerleyen saatlerde kadının dolaplarının her türlü hastalıkla alakalı onlarca ilaçlarla dolu olduğunu görünce sabah olmadan kaçmayı kafasına takmış. Anlık da olsa tutku beslediğin varlığın tüm çekmeceleri romatizma ilaçları ve dilaltı haplarıyla dolu olunca kişi farklı türde bir cesaret sınavına giriyor. Her şeyin bittiği gece evden gizlice kaçtığı için patlamanın şiddetiyle yıkılan binanın altında ezilmemiş, bir şekilde hayatta kalmış. Kadın o kaçtığında hala uyuyormuş. Cesaretin değil de korkaklığın hayata tutunmayı sağladığı, zayıfların bina enkazında parçalandığı, dünyayı (eğer yok olmasaydı) güzel bir yer yapmaya asla faydası olmayacak bir anı paylaştım sizle.



Hikayesini anlattığında adama sadece kadının sarışın olup olmadığını sordum. Değilmiş. İçimi rahatlattı bu cevap. Kızıl da değilmiş. Saçları hiçbir şekilde boya değilmiş. Belli ki molozların altında can veren O değil, başka biriydi. Karşıma çıkan her insana O'nunla ilgili bir şey sorup alacağım cevaplarla umutlu hissetmek istiyorum. Dünyayı yok ettiğimde patlamaya en  yakın olanın O olduğunu düşünüyorum ama belki de yanılıyorumdur.

Köpek sürüleri yavruları için yiyecek arıyorlardı. Kaçmam gerektiğine karar verdim, halen güneşli güne selam çakıp koşarak uzaklaştım. 

11 Şubat 2016 Perşembe

Dünyanın Sonu

Bildiğimiz dünya sona ereli otuz iki gün oldu. Yokoluşu an be an takip eden, hatta aslında buna sebep olan insanlardan olarak kendime geçen zamanı kayıt altına alma görevini biçtim. İlk olarak her şeye rağmen kendim için bir takvim hazırladım. Bundan önceki zaman çizgisinin çok büyük bir anlamı olmadığı için her asi ruh gibi ben de yokoluş tarihini yeni milad olarak aldım. Artık insanlık ve medeniyetten söz edemeyeceksek neyin takvimini tutuyorsun diyebilirsiniz, zira her aklı başında bireyin bunu sormasını beklerim. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı gerçeğine rağmen bir yanım bu günlerin geçeceğini ve birilerine dünyanın sonunu takip eden karanlık çağları anlatmam gerektiğini kulağıma fısıldıyor. Yani takvime çizilen her çizgi aslında umudun hala saçma bir şekilde içerlerde olduğunun göstergesi. Aptala anlatır gibi anlattığımın ben de farkındayım ama tüm medeniyetler çöktükten sonra dahi bir çılgınlık yapıp takvim oluşturmaya çalışıyorsanız kendinizi bir şekilde ayakta tutmanız gerekiyor, basit ancak içinde umut barındıran cümleler yazmak da bunun bir yolu. Muhtemelen siz zaten bunu ben anlatmadan da anlamıştınız ama daha evvel dünyanın yıkılışını hiç tecrübe etmedim, o yüzden neden takvim yapmaya başladığımı idrak etmem de zaman aldı.



Böyle diyorum demesine, ancak yaptığım takvimle ilgili içimde çok da bir heyecan bulunmuyor. Çünkü dünyadan geriye artık hiçbir şey kalmamış vaziyette. Dışarı çıktığımda ıssızlık içinde çürümeyi bekleyen plastik şişeler ya da araba lastikleri görüyorum. Alınacak hiçbir not, uğruna savaşılacak hiçbir şey yok. Belki aradan birkaç yıl geçse taş ve beton kaldırımlar ince bir bitki örtüsü, hadi olmadı yosun tabakasıyla kaplanabilir ama otuz iki gün bunun için yeterli değil. En az üç sene geçmesi gerek. Böyle olunca duvara gidip de "bir gün daha geçti" demenin gücünü kendimde bulamıyorum. Bazen "iki ya da üç gün bekleyeyim, yeni çentikleri atarken daha çok vakit geçer, sıkıntım azalır" diyorum. Bunu demeye başladığımda aslında yukarıda bahsettiğim umuttan yana hiçbir şeyin içimde kalmadığını anlamış oluyorum. Öte yandan o hiç beklemediğim gün geldiğinde takvimimi kıvançla karşımdakilere göstermek var. "Artık zamanı takip etmenin hiçbir manasının olmadığı günlerde yaptım bunu, sırf geri gelirseniz diye!" dediğimi hayal ediyorum. Hayallerim sokaktaki son insanların yeryüzündeki son tavuğu kesmek için birbirlerini boğazlayışını seyretmemle buharlaşıp kayboluyor. Sanırım geriye dönüp bu günleri birbirimize anlatarak şakalaştığımız bir gelecek olmayacak. Bu sefer gerçekten kıvıramadık.

İnsan dünyanın sonunu görünce ilk olarak "her şeyi geri alabilirdim" fikrine sığınıyor sanırım. O mutlak yokoluş anı bir görüntü olarak geliyor, sonra zihin her seferinde beşer saniye geri alarak filmi yeniden oynatıyor. Kararlılığınıza bağlı olarak yokoluş anından bir saat evveline kadar gitmeniz mümkün. Sonra ne yaparsanız yapın dünya yokoluyor ve siz tüm ürkekliğinizle gene zihninizin verdiği zaman yolculuğu hakkına sığınıyorsunuz.

Hayatta uzun zamandır pişmanlık yaşamadım ama dünyanın sonunu getirdiğim için biraz pişmanım. Artık çalan şarkıların akla getirdiği her şey yokolmuş durumda çünkü. Ben bu dehşeti kaldırabilirim sanmıştım ama biraz aptal cesaretiymiş üzerimdeki. 

Takvime ilk çentiği attığım gün dünyanın sonundan yirmi gün sonrasıydı. Demek ki ilk yirmi gün umuda bir takvimle hayat verme ihtiyacım olmamış. Dünyayı yokettiğim gün O'nun sarışın olduğunu biliyorum. Yirminci gün bir fotoğrafına denk geldim, saçlarını kızıla boyamıştı. Savrulan alevler saçlarını yaktı da böyle oldu diyerek kendimi avutmayı seçtim, sonra da zaten takvim fikri kendini gösterdi. 

Böyle işte... Yeryüzü çöktüğünde herkesin anlatacak birkaç hikayesi olacaktır, ancak hiçbirinin manalı bir sona ulaşmasını beklemeyin lütfen.  






  

7 Şubat 2016 Pazar

Demolition Man (1993)


Bu seferki filmimizle yolunuzun kesişmemiş olmasına imkan yok. John Spartan ismi size ne ifade ediyor? Peki Simone Phoenix? Buralardan hedefi tutturmak zor, peki “üç deniz kabuğu” konusunda düşünceleriniz nelerdir? Sanırım bir yere varıyoruz. Demolition Man, ya da Türkiye’de tanıdığımız adıyla “Cezalandırıcı”, mevzu televizyonda yabancı film gösterimi olduğunda bir dönemin vazgeçilmezleri arasındaydı. Çocukluk yıllarında farkında olmadan defalarca seyrettiğiniz o Stallone filmi işte bu film. İşin en güzel yanı ise Demolition Man’in yirmi yıl aradan sonra bile iştahla seyredilebilmesi. Filmin öyle ya da böyle akıllarda yer etmesi hiç şaşırtıcı değil, çünkü Demolition Man gerçekten döneminin iyi bilimkurgu-aksiyonlarından.


Kaptan John Spartan, soyadının hakkını verecek derecede kaslı ve sert bir LAPD polisidir. Simon Phoenix ise uzun süredir Los Angeles’a kan ağlatan manyak suç lordlarından biridir. İki yıl süren çetin bir kedi-fare oyununun ardından Spartan, bir operasyon sırasında Phoenix’i patlayıcı dolu bir depoda kıstırır. Bu noktada güzel aksiyon sekansları ve afili patlamalar seyrederiz, Spartan dayak manyağı olmuş Phoenix’i ekiplere teslim ederken ise acı gerçekle yüz yüze geliriz: Patlama sırasında tüm Phoenix’in alıkoyduğu tüm rehineler ölmüştür. Operasyondaki fevri tavrından ötürü bu ölümlerden sorumlu tutulan Spartan ve azılı düşmanı Çılgın Çocuk Phoenix, CryoPrison denilen özel bir enstitüde dondurulma cezasına çarptırılırlar. CryoPrison hükümlüleri dondurmakta ve bilinçaltına özel rehabilitasyon mesajları göndererek onları topluma kazandırmayı hedeflemektedir.

Tüm bu anlattıklarımız 1996 yılında olur. Aradan 36 yıl geçer ve her ne hikmetse Phoenix bir erken şartlı tahliye duruşması için buzdan çözülür. Manyak suç kralımız bu sırada fırsattan istifade edip bekçileri öldürür ve kendini geleceğin sokaklarına atar. Geçen 36 yılda Amerika büyük bir deprem yaşamış ve ardından San Diago-Los Angeles -Santa Barbara şehirleri birleşip San Angeles kurulmuştur. Yeni San Angeles şehri ise absürt derecede pasifist bir şekilde yönetilmektedir; ateşli silahlardan küfürlü sözcüklere kadar şiddetle alakalı her şey yasaklanmıştır ve tüm yerleşim bölgeleri mutlak bir huzur halindedir, adi suçlar ile ilgili her şey adeta toplumun hafızasından silinmiştir. Hal böyle olunca yıllardır San Ageles Polis Teşkilatı’nın ağaçtan kedi kurtarmanın ötesinde hiç aksiyona girmemiş polis memurlarının Simone Phoenix gibi manyak ve dövüş sporlarında usta biriyle baş etme şansları sıfırın altındadır.



Tahmin edeceğiniz üzere John Spartan, Phoenix’e ağzının payını vermek için bu noktada devreye sokulur. Olaylar gelişir, tekmeler tokatlar birbirini izler...

Pek beklenmedik bir şekilde, Demolition Man bazı konularda ilk olma özelliği taşıyan bir yapım. Bu ilk olma durumları size ne ölçüde ilginç gelir bilemem ama bence bahsetmemek olmaz. Mesela Demolition Man,  Sylvester Stallone’nin ilk bilimkurgu filmi. Evet, Stallone Rocky olmuş, Rambo olmuş ama Demolition Man’den evvel hiçbir bilimkurgu filminde rol almamış. Arnie ya da JCVD gibi döneminin diğer aksiyon yıldızlarının filmografisi ile kıyaslandığında Stallone’nin bilimkurgu trendine geç dahil olma durumu gerçekten pek şaşırtıcı.

Filmin bir diğer özelliği ise yönetmen Marco Brambilla’nın ilk uzun metrajı olması. Sadece (ya da ağırlıklı olarak) bir aksiyon seyircisi iseniz Brambilla’yı tanımanıza imkan yok, çünkü İtalyan sinemacı aslında Video-Art olayına yoğunlaşmış bir sanat yönetmeni. Brambilla’nın çalışmaları Venedik ya da Sundance Film Festivalleri’nde gösteriliyor, sergileri ise Bern,San Francisco ya da Madrid’in tanınmış modern sanat müzelerinde açılıyor. Anlayacağınız, Demolition Man yönetmenin sanat geçmişine bakıldığında oldukça sıradışı bir seçim. Açıkçası filmin bütününe baktığımızda farklı disiplinde bir sinemacının Hollywood’da iş çıkarmasının kötü sonuçlar vermediğini de görebiliyoruz. Benzer bir durum Irvin Kershner’in Robocop 2’si için de geçerli idi. Bu tarz “camia dışı” yönetmenler aksiyon sinemasına el attıklarında,  Hollywood’un kodlarına uymayı bildikleri gibi kendi stillerini de filme yedirmeyi biliyorlar. Biz yönetmenin imzasını bir bakışta okuyamasak da seyrettiğimiz işteki farklılığı hissedebiliyoruz.

Demolition Man’in en ilginç kısmı ise seyreden herkesin aklında kalan gelecek tasviri. Şiddetin toplumdan tamamen silindiği, seksin sadece sibernetik oyuncaklar aracılığıyla yapıldığı (üremenin de sadece  tüpbebek teknolojisi ile gerçekleştirildiği) ve “üç deniz kabuğu” kullanmayı bilmemenin büyük ayıp sayıldığı toplum düzenimiz, Aldous Huxley’in meşhur eseri “Cesur Yeni Dünya”ya küçük selamlar çakan bir gelecek tasviri. Bu selamları daha iyi yakalamamız için zaten filmde Sandra Bullock’ın karakterine Lenina Huxley adı verilmiş. Filmde yapılan tasvirlerin çoğu otuz yıl sonrası bir gelecek için abartılı, ancak bu çok da önemli değil. Demolition Man’i önemli kılan, bu tasvirleri yapmak için harcadığı emek. 90’ların ilk yarısında, anlattığı hikayenin inandırıcı bir gelecek planı ve toplum tasviri sunmasını önemseyen çok fazla “vurdulu kırdılı” bilimkurgu-aksiyon filmi yoktu. Gelecek fikri, bol efektli aksiyon için bir bahaneden fazlası değildi. Tabii bu dediklerimin genelleme olduğunu ve Demolition Man’in bir ilk olmadığını da belirtmek gerek, ama belli ki film gene de akılda kalıcı bir fark yaratmış.


Geleceğe düşen Stallone’nin sert imajıyla inceden alay edilmesinin, bu akılda kalıcı farkın oluşmasındaki payı ise elbette çok büyük. 1991’deki Oscar ve 1992’deki Stop! Or My Mom Will Shoot You felaketlerinden sonra Stallone’nin komediyle arasını biraz barıştıran olay Demolition Man’deki kuşak farkı mizahı olmuş anlaşılan. Bunun dışında kısa ama keyifli Erwin rolüyle Rob Schneider da filme renk katan isimlerden. Schneider’in iki sene sonra gene Stallone ile ikinci bir bilimkurgu filminde (Judge Dredd,1995) bu sefer daha geniş bir rolle yer alması tabii ki tesadüf değil. İki oyuncunun da Demolition Man’de üstlerine düşen görevleri başarıyla tamamlamaları yeni fikirlerin önünü açmış ama Judge Dredd’de görüldüğü üzere belli ki formül tutmamış.

Filmin bugün daha net gözüken bir diğer yönü ise, Wesley Snipes’ın canlandırdığı Simone Phoenix ile John Spartan arasındaki ezeli savaşın Batman-Joker çatışmasına şaşırtıcı benzerliği. Sadece karakterlerin hikayedeki konumlarından değil, ekrandaki görünüşlerinden de böyle bir benzerlik hissetmek olası (Mesela Spartan’ın  koyu renk/siyah tonlardaki kıyafetlerine karşılık Phoenix’in çizgili pantolonları, sapsarı saçları, turuncu tişörtü). Ancak eğer Demolition Man izlerken aklınıza Joker gelebiliyorsa bunun arkasındaki esas isim şüphesiz Snipes’dır. Snipes’ın canlandırdığı Phoenix aynı zamanda sinemada tanıdığım ilk psikopat karakter olarak kalbimde özel bir yere de sahip. İşin pek ilginç bir tarafı ise Wesley Snipes’ın şans eseri bu rolü alması. Yapımcıların Phoenix rolü için ilk tercihleri Steven Seagal ve JVCD imiş. Stallone’nin ise gönlünden geçen isim Jackie Chan olmuş ama Chan sinemada kötü adam rollerini oynamayı istemediğinden rolü reddetmiş. Görülen o ki işler biraz farklı yürüse bambaşka bir Simone Phoenix’e sahip olacakmışız. İyi ki yürümemiş.




Demolition Man kesinlikle seyredilmesi gereken bir film. Aksiyonunu da hikayesini de karakterlerini de kendinden beklenen her şeyi yerine getirecek seviyede kotarmayı başarmış. Filmin belki de kendine haslığını getiren bir diğer öğe ise hikayenin aslında Hollywood doğumlu olmaması. Demolition Man’in hikayesi iddialara göre büyük ölçüde Macar yazar Istvan Nemere’nin 1986 tarihli Fight of Dead kitabından çalıntı. Nemere, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra pek çok yazarın eserlerinin telif problemleri baş göstermeden Hollywood tarafından aşırıldığını söylemiş ancak Warner Bros. ile hukuki mücadeleye girecek maddi gücü olmadığından savaşmayı bırakmak zorunda kalmış. Filmi seyrederken bu bilgiyi aklınızda bulundurun. Bunu dışında, hiç bir şey için değilse bile Stallone’nin kocaman bir tüplü televizyonu Snipes’ın üzerine gülle gibi atışını seyretmek için Demolition Man’e mesai harcayın. Düşündükçe hala gülüyorum. 

Bu yazı ilk olarak  14.04.2014'te Ötekisinema'da yayınlanmıştır.



1 Şubat 2016 Pazartesi

Annabelle (2014)


Korku sevdalıları bu filmi uzun süre beklediler, beklemekte de haklılardı. Sonuçta The Conjuring gibi nitelikli bir işin en cazibeli öğelerinden biri için yapılmış bir filmden bahsediyoruz. Paranormal bir mevzuyu The Conjuring bu kadar iyi kotarıyorsa lanetli bebek gibi her daim gerilimli bir konuda aynı ekip şaha kalkmaz mı? Öyle olmuyormuş sevgili okurlar, ben bunu anladım. Annabelle benim için hüzünlü bir deneyim oldu. Seyrettiğim için pişman değilim, bazı noktalarda harika gerilim sekansları yakaladım. Lakin büyük çerçevede yeni bir şeye denk gelmedim, aklımda (bu filmde yönetmen değil de yapımcı koltuğuna oturmuş) James Wan’ın diğer işleri kadar yer edinmedi.
Özet ile pek vakit kaybetmeyeceğim çünkü mevzu basit: Bir oyuncak bebek var ve bu lanetli. Nasıl bir lanetimiz var, tam olarak neler dönüyor, bunlar zaten filmin anlatmaya çabaladığı şeyler. Hikayemizin 1967 yılında ve mutlu mesut bir ailenin oyuncak bebeğimizi satın almasıyla başladığını söyleyeyim sadece.
Filmle ilgili görseller insanın aklına doğal olarak meşhur Chucky’i akla getirmekte. Ne var ki Annabelle’in Chucky efsanesiyle uzaktan yakından alakası yok. Hatta pek çok korku filminden yararlanıldığı çok bariz olmasına rağmen yönetmen John R. Leonetti sanki itinayla Chucky efsanesinden uzak durmuş gibi geliyor. Bunu bir artı ya da eksi olarak görmüyorum, sadece peşin yargılara düşülmemesi için belirtmiş olayım.

Annabelle’de yönetmen koltuğunu James Wan’ın Leonetti’ye bırakması önemli bir değişiklik. Bu aynı zamanda biraz gerginlik yaratıcı bir durum, sonuçta yönetmen olarak önceki işleri sadece Mortal Kombat: Annihilation ve The Butterfly Effect 2 gibi sönük devam filmleri olan bir isimden bahsediyoruz. Ancak Leonetti kariyerini görüntü yönetmenliği ile geliştirmiş bir sinemacı, James Wan’ın önceki pek çok filminde görev aldığı için Annabelle gibi bir projenin başına getirilmesi kadar doğal bir durum da yok. Zaten Annabelle’yi seyrederken de The Conjuring ya da Insidious filmleriyle adeta göbekten bağlı bir atmosfer içindeyiz, bu konuda hiçbir sıkıntımız yok. Ne var ki görselin kalitesi işleri toparlamıyor. Filmin ilk kısmındaki gerilimli birkaç sahneyi ayrı tutarsak Annabelle’de uzun süre oyuncak bebekle alakalı bir olay dönmüyor. Ortada bazı paranormal hadiseler var ama filmin esas öğesi ile bağlantılar kurulamamış vaziyette. İkinci yarıda ise film kolaya kaçarak her şeyi bir The Exorcist çeşitlemesine dönüştürüyor ve ne yazık ki bu kısımda sunulan hiçbir yenilik yok. Filmin ikinci yarısı kimin başına ne geleceği az çok belli ilerlemekte.
Yukarıda da lafını ettiğim üzere filmin anaakım korku sinemasından beslendiği pek çok nokta var, ancak bu beslenme ortaya yeni bir ürün vermemekte. Filmin protagonisti Mia Form’un hikayeye hamile başlaması net bir Rosemary’s Baby olayı. Bu hamilelik şahane bir gerilim kaynağı olabilecekken aşırıya kaçmaktan ürkülüyor (hamile bir kadını doğaüstü fenomenlerle taciz etmek seyirciden tepki alabilir bir olay sonuçta) ve bu hamilelik ikinci yarıda “yeni bebek sahibi anne” şekline evriliyor. Sonrasında eklemlenen rahip karakteri, Mia’nın açıkça itiraf etmese de “inançsız” bir kadın olması ve filmin final bölümü sadece The Exorcist’in yaptıklarını 40 sene sonra yeniden keşfetmek olmuş. Filmdeki Mia harici tüm karakterler (baba, rahip, Afroamerikan komşu) akılda kalmayacak ölçüde stereotipik. Aslında Mia’nın da orijinal olduğu söylenemez, kadim korku filmi kuralları gereği kadın ve anne olduğu için hep paranormal bir taciz altında ve kendini çevresine inandırmak zorunda. Aslında filmin şu günlerden beklenmeyecek ölçüde muhafazakar bir çizgisi olduğunu söylemek de yanlış olmaz, seyredip kendiniz değerlendirin.

Annabelle’nin hikayesi sıkıcı değilse de bir özgünlük barındırmıyor. Oysa film boyunca hikayenin bağlanabileceği bir dolu ilginç fikir kendini gösterip durmakta idi. Pek çok noktada filmin beni şaşırtmasını (korkutmasını değil, şaşırtmasını) bekledim ancak dileğim gerçekleşmedi. Film elindeki potansiyelin bilincinde olduğuna dair küçük sinyaller verdi ama sonra hiç bu potansiyeli canlandırabileceği sapmadı. Hal böyle olunca Annabelle’i seyretmiş olmak işin sonunda bana çok şey ifade etmez oldu.
Bu arada Annabelle’yi de fragman mağduriyetine uğramış talihsiz filmler listesine koyabiliriz. Filmin en stil sahibi sahneleri fragmanda resmen hunharca harcanmış. Özellikle küçük kız görünümlü gizemli varlığın koşarak kapıdan geçtiği sahnede hiçbir heyecan duyamamak beni yapımcılar adına üzdü. Fragman gazabı olmasaydı bu sahneden büyük keyif alabilirdim. Buna rağmen filmdeki iki gizemli çocuk ve çizdikleri resimler üzerine kurulu sekansa ise bayıldım. Tam filmin yavaş ritmine uygun,o yavaşlığı manalı bir şekilde değerlendiren cinsten bir sekanstı, keşke böyle hareketlerimiz daha bol olsaymış.
Peki son kararımız nedir? Annabelle her şeye rağmen seyredilir bir film. Film hakkındaki eleştirilerin iki kutupta birikmesi, nefret edeni gibi seveninin de bol olması biraz bunu gösteriyor. Ben nefret etmedim, sadece hayalkırıklığına uğradım. Peşinen söylemek lazım, riskli bir filmden bahsediyoruz, çok sevebileceğiniz gibi seyrettiğinize pişman olmanız oldukça olası. Bence gerçekten merak ediyorsanız oturun seyredin ama biz bu hikayeyi zaten The Exorcist’te çok kaliteli bir şekilde dinlemiştik. Meşhur bir laf vardır ya hani “eğer bozuk değilse niye tamire uğraşıyorsun?” diye, iş aslında o hesap. Zaten Annabelle bir şeyleri onaracak nitelikte de değil.

Bu yazı ilk olarak 4.11.2014 tarihinde Ötekisinema'da yayınlanmıştır.