31 Ocak 2016 Pazar

Secret: Never Get Caught




Süper kahraman hikayelerinin “gökyüzündeki yıldızlar gibi dağınık fakat belirgin” olduğu bir çağda bugün biraz aykırılık yapmaya ve farklı türde bir çizgi romanı ilgililerine sunmaya karar verdim. Neden mi? Çünkü bu dünyada Avengers sevenler varsa her hafta çayını demleyip heyecanla Homeland bekleyenler de var. Jonathan Hickman’ın senaryosunu yazdığı Image Comics’ten çıkan 7 sayılık mini-seri Secret işte tam da bu damara seslenen bir iş.
Hickman’ın yükselişi son yıllarda yazdığı The Manhattan Projects, God is Dead ve East of West gibi serilerle oldu, ancak bunlardan önce yazmaya başladığı Secret ne yazık ki biraz gölgede kaldı, zaten basım süreci de çeşitli zorluklardan ötürü ertelendikçe ertelendi (2012’de başlayan kısacık bir serinin ancak 2014 ortasında tamamlanmasının başka açıklaması olamaz herhalde). Nitekim gerek görselliği, gerekse hikayesindeki akıcılık ile Secret kesinlikle kayıplara karışmaması gereken bir iş. Okuduğunuzda siz de hak vereceksiniz.
Hikayemiz profesyonel güvenlik şirketi olan Steadfast’ın üst düzey görevlilerinden Grant Miller’ın kendi şirketinde dönen gizli kapaklı işleri araştırmasını konu alıyor. Steadfast uluslararası şirketlerin güvenliği ile ilgileniyor ve bu şirketlerin databanklarındaki açıkları yakalayıp onları korumaya alıyor. Tabii işler sadece bilgisayar başında dönmüyor; ssonuçta milyar dolarların birkaç şifreye bağlı olduğu bir dünyada bile eli silah tutan insanlara ihtiyaç vardır. Kimin ne zaman ensenize ateş edeceğini bilemezsiniz.
Zira olaylar Grant’ın meslektaşı ve kadim dostu Thomas Moore’un beklenmedik bir saldırıya kurban gitmesi ile başlıyor. Patronu her ne kadar Grant’a Thomas’ın ölümünü tesadüfi bir trajedi olarak sunmaya çalışsa da Grant tesadüflere yer tanımayacak kadar itinalı bir dünyada yaşam savaşı verdikleri bir mesleğin içinde olduklarının farkında. Thomas’ı kim vurdu? Neden vurdu? Grant’in babasından zor bir sınav sonucu öğrendiği bir şey var; “eğer birilerini kızdırmayı planlıyorsan asla yakalanma”. Bakalım Thomas’ın katilleri de bu sınavı layıkıyla vermişler mi?
Secret, daha ilk sayfalarından stil sahibi ve etkileyici bir görselliğe sahip olduğunu bize ispat ediyor. Ryan Bodenheim’ın detaylı çizimleri bir yana, sanatçı pseudo-siyah-beyaz anlatımı ile okuru ilk sayfalardan etkilemeyi biliyor. Siyah-beyaz arkaplan hikayenin ihtiyacı olan noir etkisinin inşasını sağlarken dikkatli bir seçimle renklendirilmiş öğeler her karede bize odaklanacağımız öğelerin de ipucunu çok güçlü bir şekilde veriyor. Her karemiz farklı bir Schnidler’s List deneyimi adeta.
Bu metodun sıklığı, her sayfada kullanılması insanı şüpheye sokabilir; ancak verilen etki asla düşmüyor, bilakis tamamen bu seriye özgü özel bir anlatımın kapısının sonuna kadar açıldığını tecrübe ediyoruz. Secret’ın bu anlatımı tamamen çizgiromanda gerçekleştirilebilecek bir olay, ne kadar sinematik hisler yaratsa da aynı etki beyazperdede denenmek istenilirse muhtemelen seyircinin gözünü yoracak ve geri tepecektir. Yani aslında asla layıkıyla sinemaya uyarlanamayacak ve kağıt üstünde deneyimlenmesi gereken bir iş söz konusu.
Görsel kalitenin yanında Hickman’ın Soğuk Savaş yıllarına bolca gönderme barındıran (ve zaten bir noktadan sonra tamamen o döneme bağlanan) bu güçlü hikayesi kesinlikle ajanlık maceralarından keyif alan herkesin büyük zevk alacağı bir kalitede. Tüm olayların başlangıcını oluşturan ilk cinayetteki karakterin adının da Thomas Moore olması, Secret’ın belki de bize vermeye çalıştığı melankolik bir mesaj. Büyük güçlerin dünyasında artık ütopyalar kurmaya gerek yok (Fazla kötümser ama zeki bir gönderme, mesaja inanmasam da verilişindeki inceliğe saygı duydum). Buna rağmen serinin finali biraz hızlı bir şekilde bağladığını söylemek de yanlış olmayacaktır. Son birkaç sayfanın hikayeyi etkili bir şekilde bitirdiğini söyleyebiliriz, ancak insan ister istemez biraz daha fazlasının açlığını duyuyor.
Uzun lafın kısası Secret’ın 7 sayısını bir arada bulunduran Never Get Caught’u bir şekilde edinin ve okuyun. Güzel bir cumartesi akşamını sürükleyici bir ajanlık hikayesiyle geçirmek aslında büyük bir keyif , fakat çoğumuz bu deneyimi gözardı eder olduk. Gelin bu haftasonu da varsın Thorsuz, Iron Mansiz kalalım. Seri bitince canınız kesinlikle Hickman’in başka hikayelerini de okumak isteyecek.
Bu yazı ilk olarak 23.05.2015'te Geekyapar'da yayınlanmıştır.

27 Ocak 2016 Çarşamba

A God Somewhere

“The most human take on the superhero story I have ever seen”
Mike Mignola – Hellboy’un yaratıcısı
14796_400x600
Bu sefer üzerine konuşacağım çizgi romanı üç sene evvel okuma fırsatı edinmiştim. Geçtiğimiz günlerde albüm yeniden elime geçince bir kez daha baştan sona okudum. Yetmedi, bir de irili ufaklı mesajları yakalamak için bir kez daha üzerinden geçtim. John Arcudi ve Peter Snejbjerg‘in 2010 yılında tamamladıkları A God Somewhere‘i herkes benim gibi defalarca okur mu bilmiyorum ama bir kere sayfalarını hakkını vererek karıştırmak bile okuyanda çarpıcı etkiler bırakacaktır, orası kesin.
A God Somewhere, bir meteor yağmurunun ardından süper güçler edinen Eric’in hikayesini en yakın arkadaşı Sam’in gözünden anlatıyor. Eric, kardeşi Hugh ve Sam üniversite yıllarında biraraya gelmiş, ardından geçen on senede de güçlü bir arkadaşlık bağı geliştirmişlerdir. Eric ve Sam grubun hiç büyümeyen çocukları olarak kalırken Hugh (üçlüdeki herkesin platonik aşkı olan) Alma ile evlenmiş ve daha farklı sorumluluklarla dolu bir dünyaya yelken açmıştır.
Aralarında günler geçtikçe artan farklılıklara rağmen dostluklarını her daim güçlü tutmak isteyen üç arkadaş daha kitabın ilk bölümünde herkesin hayatını uzun yıllar etkileyecek büyük bir sınavla karşı karşıya kalır: Gerçekleşen meteor yağmurundan düşen bir cisim gecenin bir vakti Eric’in evine isabet eder. Enkaza dönen mahalleye giden Sam Eric’in yaralı olup olmadığını öğrenmek için kendini yıkıntı halindeki binaya atar. Eric meteor faciasında yara almamıştır ve sağlıklıdır. Yakın zamanda keşfedecekleri şey ise Eric’in bu felaketten mucize eseri olarak kurtulmakla kalmadığı, çarpan meteorla birlikte pek çok insanüstü güç de edindiğidir.
godsomewhere_preview2b
Aslında çok rutin bir tema üzerinde dolaşan A God Somewhere iki işi çok iyi kotararak son on beş yılın en güçlü süperkahraman dramalarından biri olma şerefine erişiyor. Birincisi, kitabın süperkahramana dönüş meselesini oldukça trajik bir olay olarak okumayı seçmesi. Burada trajediden kastettiğimiz (ana akım çizgi romanlarda alışık olduğumuz üzere) belli güçler edinen karakterin yaşadığı travma üzerine iyilik şovalyesi olmayı seçmesine yol açan türden bir trajedi değil, Bruce Wayne’in ailesinin katledilmesi ya da Peter Parker’ın amcasını kaybedişi gibi  kahramanlığa motive edici bir noktadan okumuyoruz olayı.
A God Somewhere’in bakış açısına göre bir insanın başına gelebilecek en trajik şey, süper kahramana dönüşme durumunun ta kendisi. Eric büyük fiziksel güç ve uçma yetisini elde ettikten sonra hem kardeşi hem de Sam ile ilişkilerinde ciddi sarsılmalar yaşıyor. Ailesiyle olan ilişkilerini tüm şöhret ve tanrısal seviyede gördüğü güçlerine rağmen toparlayamayan Eric’in bir noktadan sonra insanlığa olan inancı da yok olup gidiyor.  Kitap bu noktadan sonra çok temel bir sorunun üzerinden gidiyor: İnsanlığa kırgın bir yarı tanrıya insanlara kendi varlığını tehlikeye atacak ölçüde değer vermesi için ne sebep sunabilirsiniz ki?
ags2
A God Somewhere aslında ana akım çizgi romancılık için 20. yüzyılın ilk yarısında uydurulmuş ve bir gelenek olarak halen korunan “bilge süper kahraman” fikrinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu (yeniden) gösteriyor. Kriz zamanlarında insanları birarada tutmak için yaratılan Superman azizliği insanları statükoda tutmak için üretilen hoş bir beklentiden fazlası değil. Arcudi ve Snejbjerg’in DC’nin pek çok serisinde daha önce çalışmış olmaları da onları üretilen bu miti içeriden tanıyan isimler haline getirmiş önemli bir bilgi. Eric’in özellikleri ve ilahi duruşunun Superman’in sahte bilgeliğine bir tepkiyle yaratıldığını hissetmek de zor değil.
Kitabın başarılı olduğu ikinci şey ise Eric’in ailesi ve Sam ile ilişkisinin son ana kadar oldukça detaylı ve güçlü bir şekilde işlenmesi. Yer yer yapılan geriye dönüşler ile Eric, Sam, Hugh ve Alma arasındaki tüm birlikteliğin köklerine kadar inebiliyor, geçmişteki mutluluğun Eric’teki değişim ile nasıl paramparça olduğunu an be an gözlemleme şansı buluyoruz. Çoğu benzer işte ikincil plana atılan bu yaklaşımın A God Somewhere’i ayrıksı bir noktaya getirdiğini söylemek gerek.
godsomewhere_preview2c
Özellikle Snejbjerg’in vahşeti göstermekten hiç çekinmeyen güçlü çizimleri ile harika bir görsellik kazandırdığı A God Somewhere için konu hakkında Watchmen’den bu yana yapılmış en iyi iş dersem asla abartmış olmam. Başta Dr. Manhattan sevdalıları olmak üzere çizgiromanı ve seçilen temaları eleştirel bir bakıştan okumayı seven herkesin kesinlikle tecrübe etmesi gereken bir kitabımız var. A God Somewhere’i İmkanınız varsa hemen edinin ve ilk fırsatta okumaya çalışın. Kitabın ardından çizgiromanlardan beklentileriniz büyük ölçüde değişecek, öncelik listenizi yeni baştan hazırlama gerekliliği duyacaksınız.
ags1
 Bu yazı ilk olarak 18.08.2015'te Geekyapar'da yayınlandı.

25 Ocak 2016 Pazartesi

These Final Hours (2013)

“Now there is nothing left to die for” der Muse, Shrinking Universe şarkısında… Acaba gerçekten öyle mi?

Her bilimkurgu seyircisinin kıyamet-sonrası filmlerine özel bir zaafı vardır. Mevcut düzenin tüm çarklarının makineden fırladığı ve mutlak kaosta bireylerin birbiriyle bir anda çarpışmaya başladığı, işin sonunda çoğunlukla karanlık, nadiren ise daha barışçıl bir dünyanın kurulduğu “reset” kurguları günümüze karşı duyulan bir rahatsızlığın ve şüphesiz onu  cezalandırma arzusunun bir yansıması. Bunun dışında bir de sistemi koruma çabasıyla kıyamete karşı statükoyu sağlama çabasındaki filmler var elbet; sinema tarihi süresince yaklaşan meteoru defetmek için onu uzayda patlatmayı da denedik, büyük salgın hastalıklarla savaş için abartılı hızda gelişen aşı süreçlerini de tecrübe ettik. Daha geçen sene (2014) yeşil gezegenimizi bırakıp yıldızların ötesine gittiğimizi hatırlatmaya bile gerek yok. Bütçesi ve hitap kitlesi daha büyük, haliyle finali karamsar bitirecek cesareti istese de taşıyamayan filmler bunlar. Ancak bir kısım film de zor bir dönemi, kaçınılmaz felaketin son günlerini tasvire girişmeyi seçer. Kıyamet-sonrası filmlerden farklı olan bu filmlerin temel özelliği bir “sonra” fikrini ısrarla reddetmelerinde yatıyor. İnsanlığın yokolmaya mahkum olduğu ve kimsenin bizi kurtarmayacağı kabulü üzerine kurulu bu filmlerin sayısı aslında sandığımızdan çok daha az.
Yakın dönemden bu türde verilebilir örneklerden 2014 yapımı The Remaining ya da 2009 yapımı Knowing işe daha teolojik bir açıdan bakmaktaydı. 2013 yılında karşımıza çıkan Avustralya yapımı These Final Hours ise kendini teolojik tartışmalardan sıyırıp mutlak sonla yüzleşme sınırındaki karakterlerin dramasına odaklanan nadir filmlerden. Düşük bütçesine ve yer yer yaşadığı inandırıcılık eksiklerine rağmen These Final Hours’un felaket anındaki buhranı en iyi şekilde perdeye yansıtan işlerden biri olduğunu söyleyebiliriz.



Filmimiz dünya üzerinde hayatın silinmesine sebep olacak dev meteorun okyanusa çarpmasından 10 dakika sonrasında başlıyor. Oluşan dev alev fırtınası dev bir halka yaratarak tüm dünyayı sarmakta ve geçtiği her yeri kül etmektedir. Yapılan son hesaplara göre alev fırtınasının Avustralya’ya ulaşmasına 10 saatlik bir süre vardır. Artık yapacak hiçbir şeyi kalmayan insanlığın elinden gelen tek şey ise kaçınılmazı beklemekten ibarettir. Filmin kahramanı James, gizli bir ilişki yaşadığı Zoe’yi tüm ısrarlarına rağmen yalnız bırakır ve şehirde gerçekleşen büyük “kıyamet partisine” katılmak için yola çıkar. Ne var ki yolculuğu sırasında panik içinde pek çok insanla karşılaşan genç adamın planları, küçük bir kız çocuğunu tecavüzcülerin elinden kurtarmasıyla değişikliğe uğrar. Yaklaşan tehlike konusunda çok da bilgilendirilmiş durmayan küçük Rose alev fırtınası gelmeden önce babasını bulmak istemektedir ve yardıma muhtaçtır. James’in ise ölmeden önce kendine bir amaç bulması gereklidir ve kararını vermiştir; tüm beyhudeliğine rağmen Rose’u babasına ulaştıracak ve küçük kızın ölümü babasının yanında tecrübe etmesine imkan sağlayacaktır.
Felaketin ortasında bir çocuk ile zorunlu “baba figürü” üzerinden gelişen hikayeler pek çok popüler kültür mecrasında karşımıza çıkan bir şablona sahip; These Final Hours da bu sebeple The Walking Dead’in video oyunundan Adventure Time animasyon dizisine kadar pek yapımı insanın aklına getiriyor. Ancak bu işi gene de kendi çapında özgün bir noktaya taşıdığını söylemek gerek.
Filmin James ve küçük Rose arasında kurduğu ilişki oldukça başarılı kotarılmış. İkilinin kendi arasında kurduğu ilişkinin başarısı kadar çevreyle kurdukları etkileşim de inandırıcı. Tüm bunlara yönetmen Zak Hilditch’in düşük bütçesine rağmen ölümün eşiğindeki insanların karmaşasını tasvir etme başarısı da eklenince These Final Hours gerçekten seyri sonuna kadar hakeden bir işe dönüşüyor. Filmin Cornel Wilczek tarafından bestelenen müzikleri de duygusal yoğunluğu hep yüksek tutmayı biliyor, melankoli ve buna rağmen olacaklara dair duyulan merak hissi her daim yüksek tutuluyor.
These Final Hours’un James ve Rose arasındaki ilişkiden ötürü akla getirdiği sinemadan bir örnek şüphesiz John Hillcoat’ın 2009 yapımı Cormac McCarthy’nin aynı adlı romanından uyarlanan filmi The Road. Hillcoat’ın filmi eleştirmenler tarafından beğenilmesine rağmen pek çok seyirci tarafından temposundaki ağırlıktan ötürü tepki toplamıştı. These Final Hours’un tempo olarak The Road’dan çok daha yüksek bir seviyede durmayı başardığını söylemek gerek. Filmin en büyük kaybı ise hikayesini felaketin gerçekleşmesinden önceki 10 saate sıkıştırma çabası. James ve Rose arasındaki bağ başarılı bir şekilde kurulmuş olmasına rağmen bu yakınlığın yarım günden kısa bir zamanda oluştuğuna seyirci olarak inanabilmemiz için filme mantık yönünden kafa tutmamak, bir nevi kurguyu kabullenmek gerekiyor. Bu da açıkçası eğer iyi bir film seyretme talebine sahipseniz büyük bir ödün sayılmaz.


Konu itibariyle benzer bir film denemesi 2011 yılında Abel Ferrara tarafından 4:44: Last Day on Earth ile yapılmış ancak büyük başarı sağlayamamıştı. Ferrara’nın filmini seyretmediğim için yorum yapamayacağım ama These Final Hours’un yapmak istediği işi büyük ölçüde kotardığını  rahatlıkla söyleyebilirim. Filmin yer yer kendini gösteren küçük devamlılık hatalarını da gözardı edebilirseniz Zak Hilditch’in bu işinden memnun kalmamanız için hiç bir sebep yok.2014’te Cannes Film Festivali’nde gösterim şansı bulan These Final Hours seyircisinin hem iyi bilimkurgu hem de iyi sinema ihtiyacını karşılayacak güçte bir film. Geçtiğimiz yıl Predestination’daki performansı ile kendini gösteren Sarah Snook’un da filmde kısa ama kritik bir rolü olduğunu belirtelim.

These Final Hours’u ilk fırsatınızda seyredin. Bazen kurtarılamayacak olmayı bilerek bile insan kendine bir yaşam amacı yaratabiliyor, hatta bazen asıl amacımıza ancak bu şartlarda ulaşıyoruz. Bunun hikayesini seyretmek her daim anlamlı.


Bu yazı 06.06.2015 tarihinde Ötekisinema'da yayınlanmıştır.

24 Ocak 2016 Pazar

Melekler Şehri'nde Süzülürken


Bu filmi neden sevdiğimi uzun süre anlayamadım. 1997 ya da 1998 yılı olmalıydı. O vakitler daha altkültür, punk edebiyatı, İncil ya da pagan referansları gibi şeyler hayatımda değildi. Televizyonda tamamen şans eseri, ilk adının Crow 2 olduğunu bilmeden City of Angels'ı seyre koyuldum. Hikayede ve karakterlerde büyük eksikler vardı, bu kadar kopukluk hissi veren işlere anca yıllar sonra Avrupa sanat sinemasının değerli eserlerini seyretmek zorunda kaldığımda tekrardan rastgelecektim. Ancak filmin kasten abartılan karanlık ve pis atmosferinin üzerimde garip bir çekiciliği vardı. Oğluyla fakirliği çok dert etmeden, küçük bir tamirhanede yaşayan Ash'in bir gece tanık oldukları cinayetten ötürü öldürülüşü ile başlayan macera bir şekilde beni kendine bağlamayı bildi. Televizyonda o vakitler yabancı filmlerin sıkı bir sansürden geçmezdi. Bu yüzden filmdeki tüm vahşeti de Nemo'nun bana o vakit saatler sürmüş gibi gelen mastürbasyon sahnesini de sonuna kadar seyretme fırsatı buldum. Fırsat diyorum, çünkü City of Angels prodüksiyon şirketi Miramax'ın elinde zaten 180 dakikadan 84 dakikaya kırpılmış, bir filmden ziyade film eskizi gibi bir şey bugün (Benim seyrettiğim versiyon da 95 dakikalık başka bir düzenleme imiş). Kimsenin bu filmi seyretmesini, seyretse de beğenmesini beklemiyorum. Benim derdim daha çok kendimle, ben bu filmi niye bu kadar seviyorum, anlamak istiyorum.

Aradan sekiz sene geçtiğinde, 2006 yılı gibi City of Angels'ı bir kez daha seyrettim. Hala heyecanla seyrediyordum. Ash'in Spider-Monkey ile girdiği ilk kavga hala heyecanlandırıyordu (Geçtiğimiz haftalarda GoodBadflicks isimli Youtube kanalında oyuncu Vincent Perez'in Ash karakterini yaratırken Hamlet ve Jim Morrison'dan esinlendiğini öğrenmem taşları biraz yerine oturttu bu sahne için. Jim Morrison'a karşı özel bir ilgim yoktur ama Hamlet güzellik demek). Sonra filmi bir sekiz sene daha rafa kaldırdım ve 2013'ü 2014'e bağlayan gece, Almanya'daki küçük yurt odamda bir kez daha baştan sona seyrettim. Ardından dışarı çıkıp havada sokakları gezdiğimde benzer bir sarı loşluk aradım. Sanırım buldum da.



O günden geriye pek bir şey kalmadı. Kendimi iki sene sonrasında o günü arar halde bulacağımı tahmin bile edemezdim. Bu işin aşırı kişisel kısmı, fazla kurcalamayalım.

İşin ardındaki meseleyi yeni yeni çözüyorum. City of Angels her ne kadar vasatlığın ötesine geçememiş bir film de olsa yönetmeni Tim Pope'un içindeki yeni bir şeyler üretme çabasını görmek isteyen gözlere sonuna kadar sunan bir iş. İlk Crow filmi Brandon Lee'nin ölümünün ardından beklenmedik bir kült klasiğe dönüşünce Miramax'ın ikinci bir film çekmeyi kafaya takması kaçınılmazdı. O zamanlar Hollywood'un yaptığı işlere asgari de olsa bir saygı gösterme çabası olan zamanlardı, bu yüzden senaryo elden geldiğince ilk filmden farklı bir şekle sokulmaya çalışılmıştı. Mesela David S. Goyer ilk başta filmde kadın bir intikamcının olmasını ya da filmin 19. yüzyıl İngiltere'sinde geçmesini planlamıştı. Miramax bunların hiçbirine izin vermedi. Şirket Vincent Perez'i ve Ash'in dramını şaşılası bir çabayla Eric Draven'ın macerasının karbon kağıda kopyası haline getirmek için elinden geleni yaptı. 

Tim Pope'u biraz araştırdım. Kendisi klip yönetmeni bir şahıs. City of Angels'tan başka uzun metrajı yok. Bu filme yapılan haksızlığa o kadar sinirlenmiş ki filmin DVD'sinde yorum yapmayı bile reddetmiş. Uzun metraj sinemaya küskünlüğünü de City of Angels'a yapılanlara bağlıyorum. Oysa kendi melankolisini ne kadar güzel ekrana taşımış biri kendisi. Belki bir gün yolumuz kesişir, izbe bir barda (tercihen Kadıköy'de) bira içmek, ona yapmaya çalıştığı şeyi ne kadar takdir ettiğimi dilim döndüğünce anlatmak isterim. Belki yaparım da.



City of Angels'ı neden çok ama çok sevdiğimi daha geçen haftalarda biraz çözebildim. Bu film daha en başından potansiyelini gerçekleştirmeye çalışan insanların nasıl yollarının tıkandığını, nasıl tüm çabalarına rağmen alay konusu olduklarını görmemi sağlamış. Onlar kendilerine biçilen fabrikasyon sinema üretimine inat "biz bir şeyler yapalım" demişler, ancak sonra gene kötücül patronun gişe derdinden hayallerindeki Rönesans yıkılmış. İrili ufaklı ne yazsam benzer sıkıntılar yaşar buldum sonraları. Yazdıklarım ya fazla kişisel geldi, ya okurun/seyircinin anlamayacağı fikriyle geri çevrildi. Belki gerçekten kişiseldi, belki de gerçekten kötüydü yazdıklarım, bilmiyorum. Sadece benzer sebeplerle formata sokulma çabasını bana yaşattıran kadere tepkim biraz. Belki dediklerini yapsam daha iyi olacak, daha iyi de olmayıversin bazı şeyler. 

Arada yolda yürürken sarı loş lambalara denk geliyorum; ortalık ıssız, pislik içinde. O vakitler arka sokakların birinde Ash gibi bir karakterin Curve gibi bir suçluyu Stiks Nehri'ne şefkatle yolcu ediyor olduğunu düşünüyorum. Ağzına ufak bir madeni para koyuyor, Charon geldiğinde yol parası isterse verilecek bir şey olsun diye. Sonra ölümün sınırında beden sularda yüzerken kıyıda dilenciler pembe çiçek yapraklarını suya doğru fırlatıyorlar. Nereden baksan güzel bir sahne, hangi çağda tecrübe edilirse edilsin anlamlı. Yaşlandım ve yumuşadım diyeceğim, on bir yaşında da bu görüntü değerliydi.

Marksizmin bir kanadının çok sert bir şekilde fanteziye tepkili olduğunu geçenlerde öğrendim. En kötü bilimkurgu bile akılcı düşünmeyi ilkeleri arasında saydığı için değerli, en iyi fantezi bile us dışı bir yabancılaşma reklamı taşıdığından ötürü sorunlu. Doğruluk payı var, ancak kendimde bu kadar sert bir ayrıma tutunabilecek iradeyi göremiyorum. City of Angels'ı ben başka bir yönden savaşçı görüyorum, bana film insanın kendini gerçekleştirme çabasının itinayla boynunun kırılışını anlatıyor. Tim Pope'un buna engel olmak için büyük savaş verdiğine de inancım tam. Başka türlü o loş ışıklar filme hakim olamazdı.



Böyleyken böyle işte. Bence bir sinema yazısı yazmadım, daha çok üzüntülerimi dile getirdim. Haberi bile yokken benim bu konuda kafamı açan G.'ye de teşekkür ederim. Teşekkür etmek güzel şey.







Hayal Et Hikayeleri

hayalet1
Takip edenleri iyi bilir, Türkiye yazınında korku ve fantezi türlerinin boynu büküktür. Peki bunun ardındaki sebep ne? Fantezi yetilerimizi değerlendirmek güç ama korkunun hasını yaşayan bir toplumuz halbuki. Arka sokaklardan, yabancılardan, kendi mahallelimizden, gözlerini bize dikmiş küçük çocuktan, bizi korumakla yükümlü polisten, devletten, Tanrı’dan, kısaca her şeyden korkarız biz. Türkiye’de ömür tüketmenin en sızılı yanı, korkmamanın gerizekalılık sayıldığı bir algının zihnimize işlenmesi olsa gerek. Peki edebiyatta ya da sinemada “korku” dendiğinde neden tıkanıp kalıyoruz? Cevabı bilen söylesin.
Yazar Murat Başekim elini taşın altına koyan ve yerelde bodur kalmış fantastik korku türünde eserler vermeye çabalayan bir isim (Kendisinin de belirttiği üzere soyisminin ortasında “H” harfi yok, dikkatinizden kaçmasın). Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olan yazarın ilk kitabı 2012 yılında İletişim yayınları’ndan basılan ve geç Osmanlı Dönemi’nde geçen karanlık fantezi hikâyelerini içeren DG olmuştu. İlk romanı İskit ise 2014 yılında raflarda yerini aldı. Türkiye Bilişim Derneği’nin Bilimkurgu Öyküleri Yarışması’nda iki kez üst üste birincilik edindiğini de belirterek Başekim’in Türkiye’deki tür edebiyatçılığı konusunda yoğun emek sarf etmiş biri olduğunu söyleyebiliriz. Yazarın ikinci hikâye kitabı Hayal-et Hikâyeleri de, adından tahmin edilebileceği üzere korku edebiyatının paslı kapısını aralayan, bu sırada yarattığı gıcırtıyla sizi tekinsiz bir ruh haline sürüklemeyi iyi başaran bir eser.
Murat Başekim, doğaüstü temalar üzerine kurulu on üç hikâyeyi barındıran Hayal-Et Hikâyeleri’nde Anadolu’ya özgün, otantik bir gotik ton yakalamayı hedefliyor. Gotik/grotesk fantezi edebiyatını yerelleştirmek, ülkemizde bu işe baş koyan hemen herkesin denediği, ancak çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlanan bir hamle. Başekim’i tanımıyorsanız edebiyatımızdaki geçmiş başarısızlıkların sizde kitaba yönelik bir ön yargı yaratması çok muhtemel. Ancak özellikle Deli Gücük kitap ve çizgi roman projelerinden yazarın bu konuda belli başlı sınavları verdiğini biliyoruz. Bu referansla  okumaya başladığımızda Hayal-et Hikâyeleri’nin umutlarımızı boşa çıkarmadığını söylemek gerek. Özellikle kitabın giriş hikâyesi Malleus Maleficarum, sizi daha ilk sayfalarından tavlamayı başaran bir anlatıma ve öykü örgüsüne sahip. Malleus Maleficarum, Almanya’ya göç etmiş Demir’in başından geçen doğaüstü olayları konu alan üç hikâyenin birincisi. Demir’in diğer iki hikâyesi, kitabın ortası (Malleus Hæreticarum) ile sonunda (Demir) yer alıyor. Bu üç hikâyenin kitabın nabzını belirlediğini (pacemaker) söyleyebiliriz. Demir’in Stuttgart Ormanları’nda başlayıp Anadolu’ya, oradan da Orta Asya’ya uzanan macerası, Hayal-et Hikâyeleri’nin gotiği yerelleştirme/doğululaştırma çabasının en başarılı örnekleri.
hayalet2
Kitabın diğer hikâyelerinin de tematik olarak büyük bir çeşitlilik gösterdiğini söylemek gerek. Bir huzur evi hademesinin nasıl şeytanla anlaşma yapmaya karar verdiği, genç bir üniversite öğrencisinin nasıl kendi burcunu ezoterik bir ameliyatla değiştirdiği ya da ölümü kavrayabilmek için dünyayı dolaşıp rastgeldikleri tüm cenaze törenlerini inceleyen bir doktorla hastasının bu süreçte neler yaşadıklarıHayal-et Hikâyeleri’nin sayfalarında bizlere sunulan gizemlerin sadece bir kısmı. Oldukça akıcı bir anlatıma sahip bu hikâyeler, anlatımın bazı noktalarında oldukça sinematik bir tona da bürünebiliyor. Bu durumun arkasında şüphesiz Murat Başekim’in çizgi roman-senaristliği de yapıyor olması var. Yazarın çizgi romancı bir ekolü bünyesinde barındırması hikâyelere çok dinamik bir yapı kazandırıyor; paragraflar arasında gerçekleşen, okuru yormayan, bilakis sürükleyiciliği besleyen geçişlerimiz bolca mevcut. Buna ek olarak özellikle yukarıda bahsi geçen Gurbetçi Demir hikâyelerinde yoğun bir şekilde tecrübe edilen aksiyon kısımları (Demir’in cadılarla ya da kurt adamlarla boğuşması) gene yazarın çizgi romancı arkaplanının başarılı yansımaları.
İletişim Yayınları’ndan geçtiğimiz aylarda çıkan Hayal-et Hikâyeleri, özellikle fantastik yazına ilgili genç yazar adaylarına yol gösterebilecek, okuması oldukça keyifli bir eser. Kitabın farklı uzunluklardaki ve birbirinden oldukça farklı konulara değinen hikâyeleri, edebiyatımızın fantastik kulvarda elini korkak alıştırmaması gerektiğini gösteriyor. Cadılar, lanetli ruhlar, kurtadamlar ya da diğer anglosakson korku motifleri, Murat Başekim’in gösterdiği üzere belli ki yerli gotiğimize o kadar da uyumsuz şeyler değilmiş. Mevzu neyi nasıl işleyeceğini bilmekle alakalı. Başekim bu girdiği yolda ilerlemeye devam eder ve özellikle bu kitabındaki Gurbetçi Demir karakterinin daha da üzerine gitmeye karar verirse korku edebiyatımızda bazı kıvılcımlar çakabilir, okurları hiç beklemedikleri düşünsel süreçlere sürükleyebilir.

Bu yazı 18 Ağustos 2014 tarihinde Geekyapar'da yayınlanmıştır.

23 Ocak 2016 Cumartesi

Kadın Hamlet (1976)

Metin Erksan’ın anısına…



Yeşilçam’ın büyüsü, kıyıda köşede kült olmaya aday onlarca filmin bugün bile koleksiyoncuların raflarında keşfedilmeyi beklemesinde yatıyor. Eskileri biraz karıştırdığınızda üzerine saatlerce konuşulabilecek bir saklı yakut bulmanız inanın işten bile değil. Usta yönetmen Metin Erksan’ın İntikam Meleği adıyla da bilinen Shakespeare uyarlaması Kadın Hamlet, işte tam da böyle bir saklı hazine. Erksan’ın bu az bilinen eseri şaşırtıcı ve zihin açıcı bir yapım. Erksan’ın sineması ya da Hamlet üzerine kafa yormak isteyen seyirciler Kadın Hamlet’e kesinlikle hak ettiği ilgiyi göstermeliler.

Hamlet’in temel hikaye mimarisini aynen koruyan Kadın Hamlet, mekan ve zaman olarak günümüz Türkiye’sini seçiyor. Babasının ormanda vurulup öldürülmesi üzerine Amerika’daki tiyatro eğitimini bırakıp cenazeye gelen Hamlet’in yüreği, kimliğini bilmediği düşmanına karşı nefret doludur. Babasının hayaleti ile konuşma fırsatı bulan genç kadın, amcasının aradığı katil olduğunu öğrendikten sonra deli taklidi yapmaya karar verir. Böylece hem amcasının kalbine istediği korkuyu düşürecek hem de intikam için doğru an gelene kadar hazırlanabilecektir.
Erksan’ın sineması hakkında ne ölçüde fikir verdiğini çok bilemesem de (bir Yeşilçam uzmanı değilim) Kadın Hamlet’in kesinlikle ciddiye alınması gereken bir uyarlama olduğunu söyleyebilirim. Kadın Hamlet gerek hikayenin işlenişi gerekse yaratılan atmosfer ile alelade bir uyarlamanın çok ötesinde olduğunu ilk anlardan hissettiriyor. Shakespeare’in eserlerinin modern zamanlara taşınması elbette Erksan’ın filmine özgü bir hareket değil, ancak filmdeki genel yapının orijinal Hamlet’e yaraşır bir gizeme sahip olduğu söylenebilir. Hamlet’in anne ve babasının meslekleri ve malvarlıkları filmde hiç açıklanmasa da aile taşrada yaşamalarına rağmen modern hayattan çok da kopmamış zengin çiftlik sahipleri olarak tasvir ediliyor. Tamamı bu çiftlik sahasında geçen film, büyük oranda açık ormanlık mekanlarda geçiyor. Açık alanın bu yoğun kullanımı muhtemelen Hamlet’in çağımıza taşınırken aşırı modernleşmesini (akabinde metropolleşmesini) önlemek ve filmin teatral dokusunu korumak için yapılmış, çok da isabetli olmuş.



Ancak tabii ki Kadın Hamlet’in asıl önemi Fatma Girik’in deli prens(es)i canlandırıyor olmasında yatıyor. İlginçtir, tiyatro sahnesinde pek çok varyasyonu yapılmış olmasına rağmen Hamlet’i bir kadın karakter olarak canlandırmak, özellikle beyazperdede çok düşünülmüş bir hamle değil. Buna rağmen Erksan’ın yaptığı bir ilk de değil. İlk kadın Hamlet, 1920 yılında Danimarkalı oyuncu Asta Nielsen ile sinemada hayat buluyor. Erksan’ın filmi, elli yedi yıl sonra bunu deneyen ikinci eser.  Fatma Girik’in ne derece iyi bir Hamlet olduğu ise tartışmalı. Planları dahilinde kendini bir deli gibi göstermesi ve bunun için tedirginlik verici (ancak bir yandan da tutarlı) bir tavır takınması gereken Hamlet’i canlandırmak, bir oyuncu için yorucu bir performansı şart kılan, şüphesiz zorlu bir süreç. Yeşilçam’ın gerektiğinde en ürkütücü bakışlarından birine sahip olabilen Girik bu gerçekten büyük efor isteyen rolü elinden geldiğince kotarıyor ve kendini seyrettirmeyi de başarıyor. Muhteşem bir performans demek pek tabii ki abartılı olur; ancak dönemin yerli sinemasında bu rolü (Erksan’ın filmi özelinde) daha iyi icra edecek birilerinin de olduğunu sanmıyorum.

Kadın Hamlet sadece Hamlet rolünü Girik’e vermekle yetinmiyor, belli kilit karakterlerin de cinsiyetini değiştirerek seyirciye hoş sürprizler yapıyor. En önemli karakterlerden Hamlet’e aşık Ophelia, Ahmet Sezerel’in oyunculuğuyla Orhan’a dönüşüyor. Ophelia’nın Orhan olması bir yandan (1970’lerin Türkiyesinde hikayenin heteroseksüel bir ilişki zemininden kurgulanma zorunluluğunu düşündüğümüzde) böyle bir uyarlamada beklenilir bir hamle iken, öte yandan bazı feminist Hamlet yorumlamalarını da geçersiz kılan bir hareket. Hamlet’in annesine duyduğu öfkeyi kadın olduğu için Ophelia’ya yansıttığı yaygın görüşü, Erksan’ın filminde çok da tartışma zemini bulamıyor. Keza Ophelia/Orhan’ın intiharının ardındaki (zaten fazlasıyla muğlak olan) sebepler de Kadın Hamlet’te cinsiyetten bağımsız bir şekilde lanse ediliyor. Sezerel’in Orhan’ı, yüzlerce yıldır tasvir edilen “kırılgan” Ophelia’yı güzel yansıtmış; ancak Erksan elinde bir fırsat varken keşke kimsenin yapmadığını yapıp Ophelia/Orhan’a daha çok odaklansaymış.



Bir diğer sürpriz ise tiyatro tarihinin en bahtsız ve meşhur ikilisi Rosencrantz ve Guildenstern. Aynı Ophelia gibi Hamlet’in yakın arkadaşları da filmde cinsiyet değiştiriyor ve “Rezzan ile Gül” oluyorlar. Erksan’ın bu çok şık ve zeki hamlesi ne yazık ki yeterince iyi bir finalle bağlanmıyor. Rezzan ve Gül’ün ihanetlerini öğrenen Hamlet onları plajda bırakıp arabayla kaçmakla yetiniyor. Varoluşları gibi ölümleri de sembolik bir önem teşkil eden ikilinin orijinal esere yakın bir sonla sahneden ayrılmasını tercih ederdim. Ancak gerek Orhan gerekse Rezzan ve Gül, Erksan’ın çekmekte olduğu uyarlamaya aslında büyük bir ciddiyetle yaklaştığının kanıtları. Eğer Kadın Hamlet hak ettiği ilgiyi görse idi beyazperdede çok ilginç uyarlama deneylerine kapı açabilirdi.

Bu arada filmin ortalarında Fatma Girik’in Timur Selçuk’un Pireli Şarkı’sı eşliğinde yaptığı kısmi sahne şovu büyük ihtimalle Bob Fosse’un 1972 tarihli Cabaret’inden etkiyle üretilen bir sahne. Aklıma takılan ve belirtmek istediğim bir noktadır bu da.
Eksiklerine rağmen Kadın Hamlet kesinlikle seyri şart bir film. Metin Erksan’ın bu filmi o dönem yeterince ses getirebilse hem dünya sinemasında ilgi toplayabilir hem de Yeşilçam’da küçük de olsa yeni bir akımın doğmasına öncülük edebilirdi. Neyse ki film tamamen tarihin derinliklerinde kaybolacak kadar eski değil. Tüm sıradışılığına rağmen içimdeki Shakespeare okuma iştahını kabarttığını söyleyebilirim Kadın Hamlet’in, demek ki Erksan’ın formülü bir şekilde tutmuş.


Not: Utku Uluer’e ve Sinematik Yeşilçam’a kısıtlı araştırma sürecimi kolaylaştırmalarından dolayı teşekkür ederim.

Bu yazı  14.03.2013 tarihinde Ötekisinema'da yayınlanmıştır.

Blood

Eski oyunları çok severim ama Build Engine ile ilişkim bambaşka. Tüm o eski Windows ekran koruyucularından fırlama duvarlar, o alabildiğine 2D düşmanlar kalbimi başka türlü mesut ediyor. Eski oyunları yeni oyun motorlarıyla düzenliyorlar ya, ben tüm büyük FPS’ler yeniden Build Engine ile yapılsın istiyorum. Bioshock’u, Call of Duty’leri bugünün standartlarına göre berbat ötesi grafiklerle oynayayım, gam yemem.
Ancak siz benim hayallerimi merak etmiyorsunuz, biliyorum. Siz şu an hangi kötü grafikleri hayatınıza sokacağımın derdindesiniz. Bu sebeple lafı daha uzatmıyor ve oyunumuzu anlatmaya başlıyorum. Bu seferki retrospektif konumuz Monolith’in 1997’de piyasaya sunduğu Blood. Bugün Shadow of Mordor’u siz oyunseverlerle buluşturan Monolith geçmişte pek çok muhteşem FPS oyununu da biz PC kullanıcılarına armağan etmişti. Sadece F.E.A.R. serisinden bahsetmiyorum, Tron 2.0  ya da No One Lives Forever serisi de Monolith’in rutin hayatlarımızı renklendiren küçük sürprizlerindendi. Ancak hepsinden önce Blood vardı.
Blood 1
Blood’da hikayemiz 19. yüzyılın sonlarında başlıyor. Döneminin en acımasız silahşörü ve Cabal isimli gizli bir tarikatın lideri olan Caleb, taptığı karanlık tanrı Tchernobog tarafından başarısızlıkla suçlanır ve ölümle cezalandırılır. Aradan belirsiz bir süre geçer ve 1920’lerde bir gece vakti yaman silahşörümüz bilinmeyen bir gücün yardımıyla mezarından kaldırılır. Caleb nasıl tekrardan yaşıyor olduğunu çok sorgulamaz, mezarda bulduğu dev yabayı kapıp arazideki zombilere girişmeye başlar. Zira alınacak bir sürü intikam, parçalanacak bir dolu kafatası vardır.
Fark ettiğiniz üzere mevzu hikaye işine geldiğinde tipik bir 90’lar FPS’i ile karşı karşıyayız. Hikayenin sırf bizi katliamın ortasına atmak için sudan bir bahane olarak kullanıldığı, açılış videosunu saymazsak hiçbir başlangıç sekansı ile karşılaşmadığımız, tam gaz aksiyondan bahsediyorum. Peki Blood’ı farklı kılan nedir?
Blood 2
Eğer yazının görsellerini incelediyseniz, Blood’un dönemi için alışılmış bir FPS atmosferine sahip olmadığını göreceksiniz. Mezarlıklar, bataklıklar, gemi yıkıntıları, 1920’lerden şehir manzaraları…  Biz o  yıllarda uzun ve karmaşık koridorlarda uzaylı beyni uçurmaya alışmışken bu kadar farklı temayı hiç beklemiyorduk. Alabildiğine Lovecraftçı, alabildiğine Güney Gotiği bir oyun Blood. Sadece atmosfer ve yaratıklar değil, silahlar da alışılmışın dışında. Misal, tüm benzer oyunlarda görmeyi bekleyeceğiniz “tabanca”nın yerini Blood’da “flare gun” alıyor. Tüfek ve Flappy Bird’e bile koysan oyuna karizma kazandıracak Tommy Gun ile başlıyor, sonra napalm ve tesla silahlarına, oradan kara büyüye ve vodoo bebeklerine el atıyoruz. Cephane bulunduğu sürece her zevke uygun silah mevcut anlayacağınız.
Blood’ın bu farklı olma çabası o yılları düşündüğümüzde çok da şaşırtıcı değil. Build Engine’in ömrünün son dönemindeydik ve gümbür gümbür gelen ve gerçek anlamda 3D modelleme imkanı tanıyan oyun motorlarına karşı bizim emektarın sunabileceği şey teknoloji değil, özgünlüktü. Aynı yıllarda Shadow Warrior bize Uzak Doğu, Redneck Rampage ise Amerikan taşrası temasını FPS’ye taşımıştı (Aslında Blood’un tasarımı da bu dönemde ilk olarak GT Interactive tarafından başlatılmış, sonradan şirket Shadow Warrior’a odaklanmak için Blood’ı Monolith’e satmıştı). Bu oyunların uğraştığı tema zenginliği Build Engine’i tabii kaçınılmaz sondan kurtarmayacaktı, ancak en azından FPS türüne büyük renklilik katıldı. Sonuçta tüm o görsellik harikası Quake ya da Unreal Engine’ler optimize edilene kadar geçen birkaç yılda bizler gene tasarım tembeli uzay FPS’lerine mahkum kalacaktık.
Blood 3
Tüm bunların yanında, Blood özellikle eski korku filmlerini seven oyuncular için adeta bir altın madeni. Oyunun atıf yapmadığı an yok gibi bir şey. Phantasm, Army of Darkness (I LIVE… AGAIN!), It’s Alive!, Shining, Jaws ve daha nice eski korku filminden bir detayı Blood’da yakalamanız mümkün. Kaç oyunda Freddy Krueger’ın şapkası ile Jason Voorhees’in maskesini duvarda asılı buluveriyoruz ki?
Ve son olarak… Caleb’in sesi. Evet, bu oyun Duke Nukem 3D ile FPS katliamcılarının da konuşabildiğini öğrendiğimiz günlerin eseri. Caleb efendimiz de konuşuyor. İntikamcı kovboyumuzun hikaye gereği tam bir ruh hastası olması gerekmekte ve seslendirme sanatçısı Stephan Weyte bu işi çok iyi kotarmış.
Blood’ı tüm iflah olmaz FPS oyunularına öneriyorum.  Eğer grafiklere karşı tolerans gösterebilirseniz (her oyun Destiny olmak zorunda değil) keyif almamanız için hiçbir sebep yok. İnanın bu oyunda patlayan tüfeğin verdiği hazzı 2010’larda çok az shooter’da yaşadım.

Bu yazı 21 Ekim 2014 tarihinde Geekyapar'da yayınlanmıştır.

Green River Killer: A True Detective Story

grk1
2014 yılı, televizyon polisiyesi açısından oldukça sıkı bir giriş yaptı. Önce yokluğunda çok kitap okuduğumuz Sherlock’a yeniden kavuştuk, ardından yeni TV antolojimiz True Detective ile mükemmel bir aydınlanma yaşadık. Ben Sherlock’tan yana biraz buruktum, bu yüzden üçüncü sezonu bitiresim gelmedi. True Detective’le ise aşkı yeniden keşfettim. Yıllardır beklediğim gerçekçilik ve melankolide bir polisiyeye kavuşmak ve bölümlerini her hafta doya doya seyredebilmek, benim için muhteşem bir mutluluk oldu. CSI serilerinin hiçliğe karıştığı ve biraz daha ayakları yere basan polisiyelere sahip olduğumuz bir gelecek istiyorum.
True Detective sayesinde hepimiz biraz toparlandık ve “seri cinayet” denilen kavram ile bunun araştırma sürecinin nasıl bir şey olduğunu yeniden öğrendik. Şüphesiz bölümler arası geçen uzun ve sıkıcı haftalık boşluklarda seyircilerin en sevdiği oyun, katili önceden tahmin etme fantezisi oldu. Benim için ise katilin kimliğinin çok bir önemi yoktu, “mesele varacağın hedeften ziyade yolculuktur” misali, daha çok Rust veMarty’nin yaşadıklarına odaklanmayı seçtim. Karanlıkta kalmış bir davanın ve geçen onlarca yılın ikilide bıraktığı izleri gözlemlemekti keyif veren.
Dizimiz ilk sezonunu ve ilk bütünlüklü hikayesini bitirdi. Ben de bunu bahane ederek, sevenlerine başka bir dedektif hikayesi sunmaya karar verdim. Üstelik bu seferki hikayemiz yaşanmış bir olayı anlatmakta.Green River Killer: A True Detective Story, seri katilli hikayelerden “katilin kimliğinden” fazlasını bekleyenlerin (hatta bilhassa bu kimlikle ilgilenmeyenlerin) çok seveceği, oldukça etkileyici bir çizgiroman.
grk2
Yaşanmış bir olay dedik, bir de Green River Killer gibi fantastik bir isimden bahsettik, peki kimdir bu şahıs? Dışarıdan kendi halinde bir kamyoncu gibi gözüken Gary Leon Ridgway, 80ler ve 90’larda aktivitelerini sürdürmüş ve 2001 yılında yakalanmış bir seri katildir. Ridgway, kurbanlarının cesetlerini Washington’daki Green River bölgesinde ormana bıraktığı için basın tarafından “Green River Killer” adıyla anılır. Kurbanlarının tamamı kadın olan Ridgway, 49 cinayetten hüküm giymiş, bir o kadar cinayeti daha itiraf etmiştir. Şu anki kesinleşmiş sayılara dayanırsak, Ridgway’in Amerika’nın en çok cinayet işlemiş seri katili olduğunu söyleyebiliriz. Yakalandıktan sonra cesetlerin çoğunun bulunmasında yardımcı olan rekortmen katilimiz, bunun karşılığı olarak idam cezasından kurtulur ve afsız ömür boyu hapse mahkum edilir. Kendisi şu an altmış beş yaşında olup Washington Eyalet Hapishanesi’nde cezasını çekmektedir.
Yazar Jeff Jensen’in 2011 yılında yayınlanan çizgiromanı Green River Killer: A True Detective Story, Ridgway’in yakalandıktan sonra polislere yardım ettiği bu son dönemi anlatan bir kitap. Kitaba ikincil başlığını veren True Detective kısmı sizi şaşırtmasın, meşhur dizimizle çizgiromanın hiçbir bağlantısı yok. Bu başlığın sebebi Green River Killer’ın katil Ridgway’in vakalarını anlatmasına rağmen kahraman olarak davalardan sorumlu dedektif Tom Jensen’i seçmesi.
grk4
Green River Killer için “seri katilli hikaye” lafını kullandım, ama kitap bir polisiye değil. Daha çok  bir kriminal vakalar zincirini odağına almış biyografik bir eserden bahsediyoruz. Hikaye boyunca Dedektif Jensen’in 1985 ve 2005’teki günleri arasında gidip gelmekteyiz. Jensen genç ve heyecanlı bir memur iken bu davaya sıkı sıkıya sarılmış, ancak zaman ondan heyecanı götürmüş, yerini melankoli ile doldurmuş, özellikle de Ridgway’in yakalanmasından sonra. Artık yeni ölümlerin önüne geçme misyonunun bittiği, yerini toprağa gizlice gömülmüş cesetleri çıkarmanın ve ailelere acı haberi vermenin aldığı günlerdeyiz. Üstelik tüm bunları yaparken, sorumlusundan sadece birkaç metre ötede olmak da işin kara komedisi.
Peki modern tarihin en dehşet verici katillerinden Ridgway nasıl biri? Gözleri bir başka bakan, kana susamış bir canavar mı bekliyoruz? Ya da kıvrak zekalı bir Hannibal Lecter? İkisi de değil. River Green Killer’ın tasvirine göre Ridgway, okuyanı ilk an şaşkınlığa uğratacak kadar sıradan bir karaktere sahip. Meşhur katilimiz 82 IQ’ya sahip (ortalamanın altında bir puan), durgun, çekingen, hatta adeta “bir numarası olmayan” tipten bir adam.Cinayetlerden beri çok uzun süre geçmesinden ötürü Ridgway’in çoğu açıklaması ya tutarsız, ya çok yüzeysel, ya da hatalı. Öyle ki Dedektif Jensen bir noktada mahkumun, sırf hücresinden uzakta bir uyku çekip iki üç yağlı hamburger yiyebilmek için kendisinin olmayan vakaları üstlenmiş olabileceğini bile düşünüyor. Bir insanın, öldürdüğü kadının dokuz aylık hamile olduğunu fark etmemesi mümkün mü? Kimsenin bu durumu aklı almıyor, ama görülen o ki Ridgway’in dünyasında çarklar çok başka çalışmakta. Green River Killer’ı okuduğunuzda kafanızdaki seri katil imgesi çok farklı bir şekil alacak.
grk5
Tüm bunların yanında çok önemli bir bilgiyi eklemeyi unutmayalım: Yazar Jeff Jensen ile kitabın kahramanı Tom Jensen’in soyadı benzerliği tesadüf değil. Jeff, Dedektif Tom’un oğlu. Jeff Jensen’in babasının teşkilattaki yirmi yıllık emeğine bir saygı duruşu olarak yazdığı Green River Killer, 2012 yılında “Gerçek Olaylara Dayalı En İyi Eser” dalında Eisner Ödülü de kazanmış bir çalışma. Eğer konuya ilginiz varsa (kimin olmaz ki?), bu kitapla bir şekilde yolunuzu kesiştirmeye bakın. Gerek polis gerekse katil tasvirleri konusunda ezberleriniz kesinlikle bozulacak. Daha da önemlisi hayatınızda belki de ilk defa, seri katilleri konu alan bir hikayede hüznün, gerilim ve heyecanın ötesine geçtiğini hissedeceksiniz. En azından bende böyle oldu.

Bu yazı ilk olarak 23 Mart 2014 tarihinde Geekyapar'da yayınlandı.

Tekrardan Açılan Sayfalar Üzerine...

Herkese merhaba. Uzun zaman oldu. Aslında çok uzun zaman olmadı ama hatrınız için öyle olmuş gibi davranacağım. Eskiyi hatırlayan kimse civarda değil, hikayeye yeni dahil olanlar için de geçmişin çok bir önemi yok. İşin özü ne olduysa oldu, alınması gereken notlar alındığı gibi unutulması gereken şeyler de hafızadan silindi. Yolumuza devam edebiliriz. 

En son 2011'de ilgimi çeken kitaplar, filmler hakkında Kids in the Madhouse blogu altında üç beş satır kelam ediyordum. Sonradan yazı yazma rutinim farklı bir şekil aldı, önceliklerim değişti. Pek çok irili ufaklı yerde bulunduktan sonra tekrardan insanın kalbini en rahat açtığı yerin kendi küçük karanlık kabuğu olduğuna karar verdim. Bu yüzden çocuklarımı tımarhaneden alıp kişisel sığınağıma getirdim. Büyük bir yolculuk gibi gelmiyor kulağa, biliyorum. Ama en azından ortada bir yolculuk vardı, yerimde de sayabilirdim.  

Çok şeyler demek, bir dolu tutkumu paylaşmak isterdim sizlerle ama nasıl blog açılacağını bile yeniden öğrenmek saatlerimi aldı ve şu an çok yorgunum. Sadece şunu söyleyeyim; ilk blog deneyimim bana yazma alışkanlığı kazandırması, edebiyata yaklaştırması içindi. Sonunda irili ufaklı söz öbekleri yazmayı takıntı haline getirmiş vasat sularda bir internet yazarı oluverdim, istediğim eserleri yazmaya asla sabrım yetmedi. Umarım sığınağımda giriştiğim bu ikinci deneme daha başarılı olur.



















Sevgiler hepinize, en çok da o güzel gözlüye. Sonuçta tüm bunlar senin için...