30 Nisan 2016 Cumartesi

1 Mayıs

Son günlerde kafayı The Carnivale dizisine taktım. Büyük dizi, kesinlikle aykırı yapım. Aykırılığı uçlara oynamasından değil, her şeyin abartılar üzerinden yürüdüğü bir çağda sadeliğin hakim olduğu bir gizemi bize sunmasında yatıyor. Parıltısı yanıp sönen fişekler gibi değil, Kuzey Yıldızı gibi daimi. Patlayıp hiçliğe karışsa bile (ki HBO yayından kaldırdığı için öyle oldu da diyebiliriz) daha yıllarca ışığı gökyüzünde görünür kılınır cinsten. Edebiyatı artık edebiyatçılara bırakıyorum, özetle güzel dizi.

Sonsuz bir savaş var ya hani dizide mevzubahis olan, biraz öyle bir şeyin içindeyiz sanırım. Dizide Samson'un deyişiyle "mantığın büyüye tercih edilmesi" ile her şey başka bir boyuta erişiyor, başka cepheler oluşuyor. Artık iyilik ve kötülüğün mutlak çatışması bildiğimiz şekliyle ilerlemiyor. Eski savaşın askerleri mücadelelerini artık yeni cephelerde, daha gizliden verir oluyorlar.


The Carnivale'in derdi mantığın fantezinin önünü tıkaması olarak söyleniyor başta, bizde ise tam tersinin vuku bulduğu günlerdeyiz. Mantık yolları dinle, daha doğrusu sermayenin araçlarıyla tıkanmış. Yeni bir şey demediğimi biliyorum, hatta çoğumuz bunu duymaktan sıkıldık bile. Elden birşey gelmeyince, bir de ortadaki karmaşa yıllar boyu devam ediyor olunca insan "herhalde duymadılar, bir kez daha söyleyeyim" demekten başka bir çare düşünemiyor doğal olarak. Bağırılan bir şeyin duyulamamasının mümkün olmadığı bir çağda yaşıyoruz. Duyup da içselleştirmemek... Orası başka bir mesele işte...

Kimseyi suçlayacak değilim, (suçlasam da fare ile dağ arasındaki ilişkiden ötesi gerçekleşmez zaten) ama bu sönüklük pek çok şeyin yanında bir şeylerin yürümediğinin de göstergesi olsa gerek. Coşkusuzluğun arkasında korku da var tabii, savunmasız bir azınlık kalma korkusundan bomba korkusuna kadar uzanan geniş bir korku spektrumuna ülkece sahibiz. Ama daha çok yılgınlık var. Savaşın bittiğine, kaybedildiğine dair bir inanç belki de. Hiçkimseyi bu ruh haline düştüğü için yargılayamayacağım gibi aklıselim kimseden de yargılama gelmesini bekleyemem. Sadece bunun sadece başka bir faz olduğuna inandığımı söylemek istedim. Nasıl ki iyinin ve kötünün nihai savaşı mantığın yükselişiyle kendini yeraltına çekti, savaşı başka bir düzlemde sürdürdü; bizde de böyle bir zaman geldi. Mevzu bizde tam ters yönde bir değişim ama sıkıntı değişimin yönü değil varlığında yatmakta.

Çoğu kişi beni dini bir diziyi örneklemede kullandığım için yeterince Marksist olmamakla suçlayabilir. Yapacak bir şey yok, bir şey desem de faydası olmaz gibi geliyor. Temennim bir azınlığın da ilgimi asıl çekenin bir süreçten başka bir sürece geçme durumu olduğunu görebilmesi. Öte yandan hepitopu kaç kişiyiz şurada, bin parçaya bölünmeye de gerek yok. Rahat edecekseniz hataları ben üstlenirim.





23 Nisan 2016 Cumartesi

Edebiyata Aradığı Yaşam Pınarı Olamadığım İçin Özür Dilerim



Otuzuma birkaç ay kala hala çağdaş Türk Edebiyatı'nın ihtiyacı olan büyük romanı yazamamış olmanın sıkıntısı içindeyim. Değil Türk Edebiyatı, şurada açtığım blogu bile kurtaracak halim yok. Öte yandan tüm dünyanın Wordpress ile tanrılara meydan okuduğu bir çağda gidip Blogspot hesabına sığınmam da çok şey gösteriyor. Kampüsteki büyük çılgın parti sırasında finallerine çalışan öğrenci gibi hissediyorum.

Hani yapılan her şeyin beyhude ve gereksiz gelmesi durumu vardır ya, bir süredir oralardayım. Bir şeyler yazmaya kalksam tasvirler gereksiz geliyor. Bir kafede oturup çayını içen adamı anlatacağım diyeyim, okur hiç mi kafede çay içmedi diye soruyorum kendime. Boş lafları geçip sadede gelesim geliyor, kafedeki adamı vurasım ya da onu katil yapasım geliyor, lakin o zaman da olaylar yavan kaçıyor. Bir şeyleri süslemeyi bilmek gerçekten gerekli. Kozmetik sektöründe başarılı bir kariyerin ardından edebiyata giren kimse var mı bilmiyorum ama varsa kesin hayatımıza bir ara dokunmayı başarmıştır.

Öte yandan oturup yazmak, yazmaya çabalamak da gerek. Hiç değilse insan "de" ve "ki" bağlaçlarını zamanla doğru kullanır oluyor, bilmeyenlere örnek oluyor. Beklenen büyük eser gelir mi? Bir noktadan sonra beklemeyi değilse bile beklediğini unutur oluyor insan.

Bu iş belli ki ne olursa olsun oturup yazmayı gerektiriyor. Hele ki benim gibi kafası karışık insanlar için bir zorunluluk, hatta tedavi yöntemi aslında. Oturup manasız da gelse üç beş satır yazacaksın. Dikkatini toparlayabildiğini hem kendine hem çevrene kanıtlamanın başka bir yolu yok. Tasvirler kötü mü oluyor? Bırak olsun, zaten bir şeyleri tasvir etme zorunluluğu hayatı üzücü kılmıyor mu şu an senin için?

Aslında şimdi biraz anlamaya başladım. Tasvirlerin sıkıcılığı değil mesele, tasvir yapmaya muhtaç olma yorucu ya hani, aslında bu kadar zamandır anlaşılamamış olmak yoruyor. Sıfırdan herkese neyi kastettiğini düzgün bir dille anlatma derdiyle geçen bir hayat, oturup kendini tatmin için üç beş kelam ettiğinde onu tasvirlerle harcamak istemiyor. Hayat çok yorucu değil mi? Bir kadından hoşlanırsın (seni bilmiyorum ama ben hoşlanırım arada), seni doğru anlaması için tavır takınmaya çalışırsın. Başka bir kadından hoşlanmazsın, yanlış anlaşılmalar olmasın diye kendini net bir şekilde ifade etmen gerekir. Bir işe başlarsın, işyerinde herkes senden nefret eder, en verimli vaktin aslında kafalarındaki gibi biri olmadığını bir şekilde ispat etmekle geçer. Öğretmenine zeki olduğunu, annene sevgi dolu olduğunu, arkadaşına vefakar olduğunu ille göstermen gerekir. Ben bu kadar uğraşın ardından bir de kafedeki adamın profilini vermekle mi uğraşacağım yani?

Şimdi bana "başkaları için değil kendin için yaşarsın" romantizmiyle gelme. Bağlamına göre değişen fikirleri genele yaymak da sevmediğim başka bir şey ama onu başka bir yazıda değerlendireceğim, hem yazmak için de yeni bir bahane olur. Ya da diyelim ki haklısın, o zaman kederime bir damla daha ekledin, zira ben bunu başaramıyorum. Bağımsızlığıma erişemedim. O zaman bunu kazanana kadar yazamayacak mıyım? Tamam bunlar güzel, afili fikirler ama dünyanın en şerefsizleri, en sistemle uyumluları arasından bile eli yüzü düzgün yazarlar çıkıyor, onlar nasıl yapıyor? Bence mesele başka bir mesele.

Gene çok da yaşıma yaraşmayan kavgaların cümlelerini sarf ettim. Sana ıssız bir kasabadaki insanları kuşaklar boyu saran kadim bir lanet ya da şarkta hizmetini tamamlamış bir hemşirenin hüzünlü günlerini anlatan hikayelerimi sunmak isterdim ama ikisine de sahip değilim. Belli ki ben bu işi pek beceremeyeceğim daha. En azından şu blogu amacına uygun kullandım biraz. Belki istikrar kazanırım, belki edebiyata ihtiyacı olan kanı bulurum. Bulamazsam hepimiz bu sonsuz yangında kavrulmaya devam edeceğiz, çare yok. Varsın olsun, zaten sevgime karşılık da vermemiştin...