23 Nisan 2016 Cumartesi

Edebiyata Aradığı Yaşam Pınarı Olamadığım İçin Özür Dilerim



Otuzuma birkaç ay kala hala çağdaş Türk Edebiyatı'nın ihtiyacı olan büyük romanı yazamamış olmanın sıkıntısı içindeyim. Değil Türk Edebiyatı, şurada açtığım blogu bile kurtaracak halim yok. Öte yandan tüm dünyanın Wordpress ile tanrılara meydan okuduğu bir çağda gidip Blogspot hesabına sığınmam da çok şey gösteriyor. Kampüsteki büyük çılgın parti sırasında finallerine çalışan öğrenci gibi hissediyorum.

Hani yapılan her şeyin beyhude ve gereksiz gelmesi durumu vardır ya, bir süredir oralardayım. Bir şeyler yazmaya kalksam tasvirler gereksiz geliyor. Bir kafede oturup çayını içen adamı anlatacağım diyeyim, okur hiç mi kafede çay içmedi diye soruyorum kendime. Boş lafları geçip sadede gelesim geliyor, kafedeki adamı vurasım ya da onu katil yapasım geliyor, lakin o zaman da olaylar yavan kaçıyor. Bir şeyleri süslemeyi bilmek gerçekten gerekli. Kozmetik sektöründe başarılı bir kariyerin ardından edebiyata giren kimse var mı bilmiyorum ama varsa kesin hayatımıza bir ara dokunmayı başarmıştır.

Öte yandan oturup yazmak, yazmaya çabalamak da gerek. Hiç değilse insan "de" ve "ki" bağlaçlarını zamanla doğru kullanır oluyor, bilmeyenlere örnek oluyor. Beklenen büyük eser gelir mi? Bir noktadan sonra beklemeyi değilse bile beklediğini unutur oluyor insan.

Bu iş belli ki ne olursa olsun oturup yazmayı gerektiriyor. Hele ki benim gibi kafası karışık insanlar için bir zorunluluk, hatta tedavi yöntemi aslında. Oturup manasız da gelse üç beş satır yazacaksın. Dikkatini toparlayabildiğini hem kendine hem çevrene kanıtlamanın başka bir yolu yok. Tasvirler kötü mü oluyor? Bırak olsun, zaten bir şeyleri tasvir etme zorunluluğu hayatı üzücü kılmıyor mu şu an senin için?

Aslında şimdi biraz anlamaya başladım. Tasvirlerin sıkıcılığı değil mesele, tasvir yapmaya muhtaç olma yorucu ya hani, aslında bu kadar zamandır anlaşılamamış olmak yoruyor. Sıfırdan herkese neyi kastettiğini düzgün bir dille anlatma derdiyle geçen bir hayat, oturup kendini tatmin için üç beş kelam ettiğinde onu tasvirlerle harcamak istemiyor. Hayat çok yorucu değil mi? Bir kadından hoşlanırsın (seni bilmiyorum ama ben hoşlanırım arada), seni doğru anlaması için tavır takınmaya çalışırsın. Başka bir kadından hoşlanmazsın, yanlış anlaşılmalar olmasın diye kendini net bir şekilde ifade etmen gerekir. Bir işe başlarsın, işyerinde herkes senden nefret eder, en verimli vaktin aslında kafalarındaki gibi biri olmadığını bir şekilde ispat etmekle geçer. Öğretmenine zeki olduğunu, annene sevgi dolu olduğunu, arkadaşına vefakar olduğunu ille göstermen gerekir. Ben bu kadar uğraşın ardından bir de kafedeki adamın profilini vermekle mi uğraşacağım yani?

Şimdi bana "başkaları için değil kendin için yaşarsın" romantizmiyle gelme. Bağlamına göre değişen fikirleri genele yaymak da sevmediğim başka bir şey ama onu başka bir yazıda değerlendireceğim, hem yazmak için de yeni bir bahane olur. Ya da diyelim ki haklısın, o zaman kederime bir damla daha ekledin, zira ben bunu başaramıyorum. Bağımsızlığıma erişemedim. O zaman bunu kazanana kadar yazamayacak mıyım? Tamam bunlar güzel, afili fikirler ama dünyanın en şerefsizleri, en sistemle uyumluları arasından bile eli yüzü düzgün yazarlar çıkıyor, onlar nasıl yapıyor? Bence mesele başka bir mesele.

Gene çok da yaşıma yaraşmayan kavgaların cümlelerini sarf ettim. Sana ıssız bir kasabadaki insanları kuşaklar boyu saran kadim bir lanet ya da şarkta hizmetini tamamlamış bir hemşirenin hüzünlü günlerini anlatan hikayelerimi sunmak isterdim ama ikisine de sahip değilim. Belli ki ben bu işi pek beceremeyeceğim daha. En azından şu blogu amacına uygun kullandım biraz. Belki istikrar kazanırım, belki edebiyata ihtiyacı olan kanı bulurum. Bulamazsam hepimiz bu sonsuz yangında kavrulmaya devam edeceğiz, çare yok. Varsın olsun, zaten sevgime karşılık da vermemiştin...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder