Bu filmi neden sevdiğimi uzun süre anlayamadım. 1997 ya da 1998 yılı olmalıydı. O vakitler daha altkültür, punk edebiyatı, İncil ya da pagan referansları gibi şeyler hayatımda değildi. Televizyonda tamamen şans eseri, ilk adının Crow 2 olduğunu bilmeden City of Angels'ı seyre koyuldum. Hikayede ve karakterlerde büyük eksikler vardı, bu kadar kopukluk hissi veren işlere anca yıllar sonra Avrupa sanat sinemasının değerli eserlerini seyretmek zorunda kaldığımda tekrardan rastgelecektim. Ancak filmin kasten abartılan karanlık ve pis atmosferinin üzerimde garip bir çekiciliği vardı. Oğluyla fakirliği çok dert etmeden, küçük bir tamirhanede yaşayan Ash'in bir gece tanık oldukları cinayetten ötürü öldürülüşü ile başlayan macera bir şekilde beni kendine bağlamayı bildi. Televizyonda o vakitler yabancı filmlerin sıkı bir sansürden geçmezdi. Bu yüzden filmdeki tüm vahşeti de Nemo'nun bana o vakit saatler sürmüş gibi gelen mastürbasyon sahnesini de sonuna kadar seyretme fırsatı buldum. Fırsat diyorum, çünkü City of Angels prodüksiyon şirketi Miramax'ın elinde zaten 180 dakikadan 84 dakikaya kırpılmış, bir filmden ziyade film eskizi gibi bir şey bugün (Benim seyrettiğim versiyon da 95 dakikalık başka bir düzenleme imiş). Kimsenin bu filmi seyretmesini, seyretse de beğenmesini beklemiyorum. Benim derdim daha çok kendimle, ben bu filmi niye bu kadar seviyorum, anlamak istiyorum.
Aradan sekiz sene geçtiğinde, 2006 yılı gibi City of Angels'ı bir kez daha seyrettim. Hala heyecanla seyrediyordum. Ash'in Spider-Monkey ile girdiği ilk kavga hala heyecanlandırıyordu (Geçtiğimiz haftalarda GoodBadflicks isimli Youtube kanalında oyuncu Vincent Perez'in Ash karakterini yaratırken Hamlet ve Jim Morrison'dan esinlendiğini öğrenmem taşları biraz yerine oturttu bu sahne için. Jim Morrison'a karşı özel bir ilgim yoktur ama Hamlet güzellik demek). Sonra filmi bir sekiz sene daha rafa kaldırdım ve 2013'ü 2014'e bağlayan gece, Almanya'daki küçük yurt odamda bir kez daha baştan sona seyrettim. Ardından dışarı çıkıp havada sokakları gezdiğimde benzer bir sarı loşluk aradım. Sanırım buldum da.
O günden geriye pek bir şey kalmadı. Kendimi iki sene sonrasında o günü arar halde bulacağımı tahmin bile edemezdim. Bu işin aşırı kişisel kısmı, fazla kurcalamayalım.
İşin ardındaki meseleyi yeni yeni çözüyorum. City of Angels her ne kadar vasatlığın ötesine geçememiş bir film de olsa yönetmeni Tim Pope'un içindeki yeni bir şeyler üretme çabasını görmek isteyen gözlere sonuna kadar sunan bir iş. İlk Crow filmi Brandon Lee'nin ölümünün ardından beklenmedik bir kült klasiğe dönüşünce Miramax'ın ikinci bir film çekmeyi kafaya takması kaçınılmazdı. O zamanlar Hollywood'un yaptığı işlere asgari de olsa bir saygı gösterme çabası olan zamanlardı, bu yüzden senaryo elden geldiğince ilk filmden farklı bir şekle sokulmaya çalışılmıştı. Mesela David S. Goyer ilk başta filmde kadın bir intikamcının olmasını ya da filmin 19. yüzyıl İngiltere'sinde geçmesini planlamıştı. Miramax bunların hiçbirine izin vermedi. Şirket Vincent Perez'i ve Ash'in dramını şaşılası bir çabayla Eric Draven'ın macerasının karbon kağıda kopyası haline getirmek için elinden geleni yaptı.
Tim Pope'u biraz araştırdım. Kendisi klip yönetmeni bir şahıs. City of Angels'tan başka uzun metrajı yok. Bu filme yapılan haksızlığa o kadar sinirlenmiş ki filmin DVD'sinde yorum yapmayı bile reddetmiş. Uzun metraj sinemaya küskünlüğünü de City of Angels'a yapılanlara bağlıyorum. Oysa kendi melankolisini ne kadar güzel ekrana taşımış biri kendisi. Belki bir gün yolumuz kesişir, izbe bir barda (tercihen Kadıköy'de) bira içmek, ona yapmaya çalıştığı şeyi ne kadar takdir ettiğimi dilim döndüğünce anlatmak isterim. Belki yaparım da.
City of Angels'ı neden çok ama çok sevdiğimi daha geçen haftalarda biraz çözebildim. Bu film daha en başından potansiyelini gerçekleştirmeye çalışan insanların nasıl yollarının tıkandığını, nasıl tüm çabalarına rağmen alay konusu olduklarını görmemi sağlamış. Onlar kendilerine biçilen fabrikasyon sinema üretimine inat "biz bir şeyler yapalım" demişler, ancak sonra gene kötücül patronun gişe derdinden hayallerindeki Rönesans yıkılmış. İrili ufaklı ne yazsam benzer sıkıntılar yaşar buldum sonraları. Yazdıklarım ya fazla kişisel geldi, ya okurun/seyircinin anlamayacağı fikriyle geri çevrildi. Belki gerçekten kişiseldi, belki de gerçekten kötüydü yazdıklarım, bilmiyorum. Sadece benzer sebeplerle formata sokulma çabasını bana yaşattıran kadere tepkim biraz. Belki dediklerini yapsam daha iyi olacak, daha iyi de olmayıversin bazı şeyler.
Arada yolda yürürken sarı loş lambalara denk geliyorum; ortalık ıssız, pislik içinde. O vakitler arka sokakların birinde Ash gibi bir karakterin Curve gibi bir suçluyu Stiks Nehri'ne şefkatle yolcu ediyor olduğunu düşünüyorum. Ağzına ufak bir madeni para koyuyor, Charon geldiğinde yol parası isterse verilecek bir şey olsun diye. Sonra ölümün sınırında beden sularda yüzerken kıyıda dilenciler pembe çiçek yapraklarını suya doğru fırlatıyorlar. Nereden baksan güzel bir sahne, hangi çağda tecrübe edilirse edilsin anlamlı. Yaşlandım ve yumuşadım diyeceğim, on bir yaşında da bu görüntü değerliydi.
Marksizmin bir kanadının çok sert bir şekilde fanteziye tepkili olduğunu geçenlerde öğrendim. En kötü bilimkurgu bile akılcı düşünmeyi ilkeleri arasında saydığı için değerli, en iyi fantezi bile us dışı bir yabancılaşma reklamı taşıdığından ötürü sorunlu. Doğruluk payı var, ancak kendimde bu kadar sert bir ayrıma tutunabilecek iradeyi göremiyorum. City of Angels'ı ben başka bir yönden savaşçı görüyorum, bana film insanın kendini gerçekleştirme çabasının itinayla boynunun kırılışını anlatıyor. Tim Pope'un buna engel olmak için büyük savaş verdiğine de inancım tam. Başka türlü o loş ışıklar filme hakim olamazdı.
Böyleyken böyle işte. Bence bir sinema yazısı yazmadım, daha çok üzüntülerimi dile getirdim. Haberi bile yokken benim bu konuda kafamı açan G.'ye de teşekkür ederim. Teşekkür etmek güzel şey.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder