Bu seferki filmimizle yolunuzun
kesişmemiş olmasına imkan yok. John Spartan ismi size ne ifade ediyor? Peki
Simone Phoenix? Buralardan hedefi tutturmak zor, peki “üç deniz kabuğu”
konusunda düşünceleriniz nelerdir? Sanırım bir yere varıyoruz. Demolition Man,
ya da Türkiye’de tanıdığımız adıyla “Cezalandırıcı”, mevzu televizyonda yabancı
film gösterimi olduğunda bir dönemin vazgeçilmezleri arasındaydı. Çocukluk
yıllarında farkında olmadan defalarca seyrettiğiniz o Stallone filmi işte bu
film. İşin en güzel yanı ise Demolition Man’in yirmi yıl aradan sonra bile
iştahla seyredilebilmesi. Filmin öyle ya da böyle akıllarda yer etmesi hiç
şaşırtıcı değil, çünkü Demolition Man gerçekten döneminin iyi
bilimkurgu-aksiyonlarından.
Kaptan John Spartan, soyadının
hakkını verecek derecede kaslı ve sert bir LAPD polisidir. Simon Phoenix ise
uzun süredir Los Angeles’a kan ağlatan manyak suç lordlarından biridir. İki yıl
süren çetin bir kedi-fare oyununun ardından Spartan, bir operasyon sırasında
Phoenix’i patlayıcı dolu bir depoda kıstırır. Bu noktada güzel aksiyon
sekansları ve afili patlamalar seyrederiz, Spartan dayak manyağı olmuş
Phoenix’i ekiplere teslim ederken ise acı gerçekle yüz yüze geliriz: Patlama
sırasında tüm Phoenix’in alıkoyduğu tüm rehineler ölmüştür. Operasyondaki fevri
tavrından ötürü bu ölümlerden sorumlu tutulan Spartan ve azılı düşmanı Çılgın
Çocuk Phoenix, CryoPrison denilen özel bir enstitüde dondurulma cezasına çarptırılırlar.
CryoPrison hükümlüleri dondurmakta ve bilinçaltına özel rehabilitasyon
mesajları göndererek onları topluma kazandırmayı hedeflemektedir.
Tüm bu anlattıklarımız 1996
yılında olur. Aradan 36 yıl geçer ve her ne hikmetse Phoenix bir erken şartlı
tahliye duruşması için buzdan çözülür. Manyak suç kralımız bu sırada fırsattan
istifade edip bekçileri öldürür ve kendini geleceğin sokaklarına atar. Geçen 36
yılda Amerika büyük bir deprem yaşamış ve ardından San Diago-Los Angeles -Santa
Barbara şehirleri birleşip San Angeles kurulmuştur. Yeni San Angeles şehri ise absürt
derecede pasifist bir şekilde yönetilmektedir; ateşli silahlardan küfürlü
sözcüklere kadar şiddetle alakalı her şey yasaklanmıştır ve tüm yerleşim
bölgeleri mutlak bir huzur halindedir, adi suçlar ile ilgili her şey adeta
toplumun hafızasından silinmiştir. Hal böyle olunca yıllardır San Ageles Polis
Teşkilatı’nın ağaçtan kedi kurtarmanın ötesinde hiç aksiyona girmemiş polis
memurlarının Simone Phoenix gibi manyak ve dövüş sporlarında usta biriyle baş
etme şansları sıfırın altındadır.
Tahmin edeceğiniz üzere John
Spartan, Phoenix’e ağzının payını vermek için bu noktada devreye sokulur.
Olaylar gelişir, tekmeler tokatlar birbirini izler...
Pek beklenmedik bir şekilde,
Demolition Man bazı konularda ilk olma özelliği taşıyan bir yapım. Bu ilk olma
durumları size ne ölçüde ilginç gelir bilemem ama bence bahsetmemek olmaz.
Mesela Demolition Man, Sylvester
Stallone’nin ilk bilimkurgu filmi. Evet, Stallone Rocky olmuş, Rambo olmuş ama Demolition
Man’den evvel hiçbir bilimkurgu filminde rol almamış. Arnie ya da JCVD gibi
döneminin diğer aksiyon yıldızlarının filmografisi ile kıyaslandığında
Stallone’nin bilimkurgu trendine geç dahil olma durumu gerçekten pek şaşırtıcı.
Filmin bir diğer özelliği ise
yönetmen Marco Brambilla’nın ilk uzun metrajı olması. Sadece (ya da ağırlıklı
olarak) bir aksiyon seyircisi iseniz Brambilla’yı tanımanıza imkan yok, çünkü
İtalyan sinemacı aslında Video-Art olayına yoğunlaşmış bir sanat yönetmeni.
Brambilla’nın çalışmaları Venedik ya da Sundance Film Festivalleri’nde
gösteriliyor, sergileri ise Bern,San Francisco ya da Madrid’in tanınmış modern
sanat müzelerinde açılıyor. Anlayacağınız, Demolition Man yönetmenin sanat
geçmişine bakıldığında oldukça sıradışı bir seçim. Açıkçası filmin bütününe
baktığımızda farklı disiplinde bir sinemacının Hollywood’da iş çıkarmasının
kötü sonuçlar vermediğini de görebiliyoruz. Benzer bir durum Irvin Kershner’in
Robocop 2’si için de geçerli idi. Bu tarz “camia dışı” yönetmenler aksiyon sinemasına
el attıklarında, Hollywood’un kodlarına
uymayı bildikleri gibi kendi stillerini de filme yedirmeyi biliyorlar. Biz
yönetmenin imzasını bir bakışta okuyamasak da seyrettiğimiz işteki farklılığı
hissedebiliyoruz.
Demolition Man’in en ilginç kısmı
ise seyreden herkesin aklında kalan gelecek tasviri. Şiddetin toplumdan tamamen
silindiği, seksin sadece sibernetik oyuncaklar aracılığıyla yapıldığı (üremenin
de sadece tüpbebek teknolojisi ile
gerçekleştirildiği) ve “üç deniz kabuğu” kullanmayı bilmemenin büyük ayıp
sayıldığı toplum düzenimiz, Aldous Huxley’in meşhur eseri “Cesur Yeni Dünya”ya
küçük selamlar çakan bir gelecek tasviri. Bu selamları daha iyi yakalamamız
için zaten filmde Sandra Bullock’ın karakterine Lenina Huxley adı verilmiş. Filmde
yapılan tasvirlerin çoğu otuz yıl sonrası bir gelecek için abartılı, ancak bu
çok da önemli değil. Demolition Man’i önemli kılan, bu tasvirleri yapmak için
harcadığı emek. 90’ların ilk yarısında, anlattığı hikayenin inandırıcı bir
gelecek planı ve toplum tasviri sunmasını önemseyen çok fazla “vurdulu kırdılı”
bilimkurgu-aksiyon filmi yoktu. Gelecek fikri, bol efektli aksiyon için bir
bahaneden fazlası değildi. Tabii bu dediklerimin genelleme olduğunu ve
Demolition Man’in bir ilk olmadığını da belirtmek gerek, ama belli ki film gene
de akılda kalıcı bir fark yaratmış.
Geleceğe düşen Stallone’nin sert
imajıyla inceden alay edilmesinin, bu akılda kalıcı farkın oluşmasındaki payı
ise elbette çok büyük. 1991’deki Oscar ve 1992’deki Stop! Or My Mom Will Shoot
You felaketlerinden sonra Stallone’nin komediyle arasını biraz barıştıran olay
Demolition Man’deki kuşak farkı mizahı olmuş anlaşılan. Bunun dışında kısa ama
keyifli Erwin rolüyle Rob Schneider da filme renk katan isimlerden.
Schneider’in iki sene sonra gene Stallone ile ikinci bir bilimkurgu filminde
(Judge Dredd,1995) bu sefer daha geniş bir rolle yer alması tabii ki tesadüf
değil. İki oyuncunun da Demolition Man’de üstlerine düşen görevleri başarıyla
tamamlamaları yeni fikirlerin önünü açmış ama Judge Dredd’de görüldüğü üzere
belli ki formül tutmamış.
Filmin bugün daha net gözüken bir
diğer yönü ise, Wesley Snipes’ın canlandırdığı Simone Phoenix ile John Spartan
arasındaki ezeli savaşın Batman-Joker çatışmasına şaşırtıcı benzerliği. Sadece
karakterlerin hikayedeki konumlarından değil, ekrandaki görünüşlerinden de
böyle bir benzerlik hissetmek olası (Mesela Spartan’ın koyu renk/siyah tonlardaki kıyafetlerine
karşılık Phoenix’in çizgili pantolonları, sapsarı saçları, turuncu tişörtü).
Ancak eğer Demolition Man izlerken aklınıza Joker gelebiliyorsa bunun
arkasındaki esas isim şüphesiz Snipes’dır. Snipes’ın canlandırdığı Phoenix aynı
zamanda sinemada tanıdığım ilk psikopat karakter olarak kalbimde özel bir yere
de sahip. İşin pek ilginç bir tarafı ise Wesley Snipes’ın şans eseri bu rolü
alması. Yapımcıların Phoenix rolü için ilk tercihleri Steven Seagal ve JVCD
imiş. Stallone’nin ise gönlünden geçen isim Jackie Chan olmuş ama Chan sinemada
kötü adam rollerini oynamayı istemediğinden rolü reddetmiş. Görülen o ki işler
biraz farklı yürüse bambaşka bir Simone Phoenix’e sahip olacakmışız. İyi ki
yürümemiş.
Demolition Man kesinlikle
seyredilmesi gereken bir film. Aksiyonunu da hikayesini de karakterlerini de
kendinden beklenen her şeyi yerine getirecek seviyede kotarmayı başarmış.
Filmin belki de kendine haslığını getiren bir diğer öğe ise hikayenin aslında
Hollywood doğumlu olmaması. Demolition Man’in hikayesi iddialara göre büyük
ölçüde Macar yazar Istvan Nemere’nin 1986 tarihli Fight of Dead kitabından
çalıntı. Nemere, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra pek çok yazarın
eserlerinin telif problemleri baş göstermeden Hollywood tarafından aşırıldığını
söylemiş ancak Warner Bros. ile hukuki mücadeleye girecek maddi gücü
olmadığından savaşmayı bırakmak zorunda kalmış. Filmi seyrederken bu bilgiyi
aklınızda bulundurun. Bunu dışında, hiç bir şey için değilse bile Stallone’nin
kocaman bir tüplü televizyonu Snipes’ın üzerine gülle gibi atışını seyretmek
için Demolition Man’e mesai harcayın. Düşündükçe hala gülüyorum.
Bu yazı ilk olarak 14.04.2014'te Ötekisinema'da yayınlanmıştır.
Bu yazı ilk olarak 14.04.2014'te Ötekisinema'da yayınlanmıştır.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder