7 Şubat 2016 Pazar

Demolition Man (1993)


Bu seferki filmimizle yolunuzun kesişmemiş olmasına imkan yok. John Spartan ismi size ne ifade ediyor? Peki Simone Phoenix? Buralardan hedefi tutturmak zor, peki “üç deniz kabuğu” konusunda düşünceleriniz nelerdir? Sanırım bir yere varıyoruz. Demolition Man, ya da Türkiye’de tanıdığımız adıyla “Cezalandırıcı”, mevzu televizyonda yabancı film gösterimi olduğunda bir dönemin vazgeçilmezleri arasındaydı. Çocukluk yıllarında farkında olmadan defalarca seyrettiğiniz o Stallone filmi işte bu film. İşin en güzel yanı ise Demolition Man’in yirmi yıl aradan sonra bile iştahla seyredilebilmesi. Filmin öyle ya da böyle akıllarda yer etmesi hiç şaşırtıcı değil, çünkü Demolition Man gerçekten döneminin iyi bilimkurgu-aksiyonlarından.


Kaptan John Spartan, soyadının hakkını verecek derecede kaslı ve sert bir LAPD polisidir. Simon Phoenix ise uzun süredir Los Angeles’a kan ağlatan manyak suç lordlarından biridir. İki yıl süren çetin bir kedi-fare oyununun ardından Spartan, bir operasyon sırasında Phoenix’i patlayıcı dolu bir depoda kıstırır. Bu noktada güzel aksiyon sekansları ve afili patlamalar seyrederiz, Spartan dayak manyağı olmuş Phoenix’i ekiplere teslim ederken ise acı gerçekle yüz yüze geliriz: Patlama sırasında tüm Phoenix’in alıkoyduğu tüm rehineler ölmüştür. Operasyondaki fevri tavrından ötürü bu ölümlerden sorumlu tutulan Spartan ve azılı düşmanı Çılgın Çocuk Phoenix, CryoPrison denilen özel bir enstitüde dondurulma cezasına çarptırılırlar. CryoPrison hükümlüleri dondurmakta ve bilinçaltına özel rehabilitasyon mesajları göndererek onları topluma kazandırmayı hedeflemektedir.

Tüm bu anlattıklarımız 1996 yılında olur. Aradan 36 yıl geçer ve her ne hikmetse Phoenix bir erken şartlı tahliye duruşması için buzdan çözülür. Manyak suç kralımız bu sırada fırsattan istifade edip bekçileri öldürür ve kendini geleceğin sokaklarına atar. Geçen 36 yılda Amerika büyük bir deprem yaşamış ve ardından San Diago-Los Angeles -Santa Barbara şehirleri birleşip San Angeles kurulmuştur. Yeni San Angeles şehri ise absürt derecede pasifist bir şekilde yönetilmektedir; ateşli silahlardan küfürlü sözcüklere kadar şiddetle alakalı her şey yasaklanmıştır ve tüm yerleşim bölgeleri mutlak bir huzur halindedir, adi suçlar ile ilgili her şey adeta toplumun hafızasından silinmiştir. Hal böyle olunca yıllardır San Ageles Polis Teşkilatı’nın ağaçtan kedi kurtarmanın ötesinde hiç aksiyona girmemiş polis memurlarının Simone Phoenix gibi manyak ve dövüş sporlarında usta biriyle baş etme şansları sıfırın altındadır.



Tahmin edeceğiniz üzere John Spartan, Phoenix’e ağzının payını vermek için bu noktada devreye sokulur. Olaylar gelişir, tekmeler tokatlar birbirini izler...

Pek beklenmedik bir şekilde, Demolition Man bazı konularda ilk olma özelliği taşıyan bir yapım. Bu ilk olma durumları size ne ölçüde ilginç gelir bilemem ama bence bahsetmemek olmaz. Mesela Demolition Man,  Sylvester Stallone’nin ilk bilimkurgu filmi. Evet, Stallone Rocky olmuş, Rambo olmuş ama Demolition Man’den evvel hiçbir bilimkurgu filminde rol almamış. Arnie ya da JCVD gibi döneminin diğer aksiyon yıldızlarının filmografisi ile kıyaslandığında Stallone’nin bilimkurgu trendine geç dahil olma durumu gerçekten pek şaşırtıcı.

Filmin bir diğer özelliği ise yönetmen Marco Brambilla’nın ilk uzun metrajı olması. Sadece (ya da ağırlıklı olarak) bir aksiyon seyircisi iseniz Brambilla’yı tanımanıza imkan yok, çünkü İtalyan sinemacı aslında Video-Art olayına yoğunlaşmış bir sanat yönetmeni. Brambilla’nın çalışmaları Venedik ya da Sundance Film Festivalleri’nde gösteriliyor, sergileri ise Bern,San Francisco ya da Madrid’in tanınmış modern sanat müzelerinde açılıyor. Anlayacağınız, Demolition Man yönetmenin sanat geçmişine bakıldığında oldukça sıradışı bir seçim. Açıkçası filmin bütününe baktığımızda farklı disiplinde bir sinemacının Hollywood’da iş çıkarmasının kötü sonuçlar vermediğini de görebiliyoruz. Benzer bir durum Irvin Kershner’in Robocop 2’si için de geçerli idi. Bu tarz “camia dışı” yönetmenler aksiyon sinemasına el attıklarında,  Hollywood’un kodlarına uymayı bildikleri gibi kendi stillerini de filme yedirmeyi biliyorlar. Biz yönetmenin imzasını bir bakışta okuyamasak da seyrettiğimiz işteki farklılığı hissedebiliyoruz.

Demolition Man’in en ilginç kısmı ise seyreden herkesin aklında kalan gelecek tasviri. Şiddetin toplumdan tamamen silindiği, seksin sadece sibernetik oyuncaklar aracılığıyla yapıldığı (üremenin de sadece  tüpbebek teknolojisi ile gerçekleştirildiği) ve “üç deniz kabuğu” kullanmayı bilmemenin büyük ayıp sayıldığı toplum düzenimiz, Aldous Huxley’in meşhur eseri “Cesur Yeni Dünya”ya küçük selamlar çakan bir gelecek tasviri. Bu selamları daha iyi yakalamamız için zaten filmde Sandra Bullock’ın karakterine Lenina Huxley adı verilmiş. Filmde yapılan tasvirlerin çoğu otuz yıl sonrası bir gelecek için abartılı, ancak bu çok da önemli değil. Demolition Man’i önemli kılan, bu tasvirleri yapmak için harcadığı emek. 90’ların ilk yarısında, anlattığı hikayenin inandırıcı bir gelecek planı ve toplum tasviri sunmasını önemseyen çok fazla “vurdulu kırdılı” bilimkurgu-aksiyon filmi yoktu. Gelecek fikri, bol efektli aksiyon için bir bahaneden fazlası değildi. Tabii bu dediklerimin genelleme olduğunu ve Demolition Man’in bir ilk olmadığını da belirtmek gerek, ama belli ki film gene de akılda kalıcı bir fark yaratmış.


Geleceğe düşen Stallone’nin sert imajıyla inceden alay edilmesinin, bu akılda kalıcı farkın oluşmasındaki payı ise elbette çok büyük. 1991’deki Oscar ve 1992’deki Stop! Or My Mom Will Shoot You felaketlerinden sonra Stallone’nin komediyle arasını biraz barıştıran olay Demolition Man’deki kuşak farkı mizahı olmuş anlaşılan. Bunun dışında kısa ama keyifli Erwin rolüyle Rob Schneider da filme renk katan isimlerden. Schneider’in iki sene sonra gene Stallone ile ikinci bir bilimkurgu filminde (Judge Dredd,1995) bu sefer daha geniş bir rolle yer alması tabii ki tesadüf değil. İki oyuncunun da Demolition Man’de üstlerine düşen görevleri başarıyla tamamlamaları yeni fikirlerin önünü açmış ama Judge Dredd’de görüldüğü üzere belli ki formül tutmamış.

Filmin bugün daha net gözüken bir diğer yönü ise, Wesley Snipes’ın canlandırdığı Simone Phoenix ile John Spartan arasındaki ezeli savaşın Batman-Joker çatışmasına şaşırtıcı benzerliği. Sadece karakterlerin hikayedeki konumlarından değil, ekrandaki görünüşlerinden de böyle bir benzerlik hissetmek olası (Mesela Spartan’ın  koyu renk/siyah tonlardaki kıyafetlerine karşılık Phoenix’in çizgili pantolonları, sapsarı saçları, turuncu tişörtü). Ancak eğer Demolition Man izlerken aklınıza Joker gelebiliyorsa bunun arkasındaki esas isim şüphesiz Snipes’dır. Snipes’ın canlandırdığı Phoenix aynı zamanda sinemada tanıdığım ilk psikopat karakter olarak kalbimde özel bir yere de sahip. İşin pek ilginç bir tarafı ise Wesley Snipes’ın şans eseri bu rolü alması. Yapımcıların Phoenix rolü için ilk tercihleri Steven Seagal ve JVCD imiş. Stallone’nin ise gönlünden geçen isim Jackie Chan olmuş ama Chan sinemada kötü adam rollerini oynamayı istemediğinden rolü reddetmiş. Görülen o ki işler biraz farklı yürüse bambaşka bir Simone Phoenix’e sahip olacakmışız. İyi ki yürümemiş.




Demolition Man kesinlikle seyredilmesi gereken bir film. Aksiyonunu da hikayesini de karakterlerini de kendinden beklenen her şeyi yerine getirecek seviyede kotarmayı başarmış. Filmin belki de kendine haslığını getiren bir diğer öğe ise hikayenin aslında Hollywood doğumlu olmaması. Demolition Man’in hikayesi iddialara göre büyük ölçüde Macar yazar Istvan Nemere’nin 1986 tarihli Fight of Dead kitabından çalıntı. Nemere, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra pek çok yazarın eserlerinin telif problemleri baş göstermeden Hollywood tarafından aşırıldığını söylemiş ancak Warner Bros. ile hukuki mücadeleye girecek maddi gücü olmadığından savaşmayı bırakmak zorunda kalmış. Filmi seyrederken bu bilgiyi aklınızda bulundurun. Bunu dışında, hiç bir şey için değilse bile Stallone’nin kocaman bir tüplü televizyonu Snipes’ın üzerine gülle gibi atışını seyretmek için Demolition Man’e mesai harcayın. Düşündükçe hala gülüyorum. 

Bu yazı ilk olarak  14.04.2014'te Ötekisinema'da yayınlanmıştır.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder