Bildiğimiz dünya sona ereli otuz iki gün oldu. Yokoluşu an be an takip eden, hatta aslında buna sebep olan insanlardan olarak kendime geçen zamanı kayıt altına alma görevini biçtim. İlk olarak her şeye rağmen kendim için bir takvim hazırladım. Bundan önceki zaman çizgisinin çok büyük bir anlamı olmadığı için her asi ruh gibi ben de yokoluş tarihini yeni milad olarak aldım. Artık insanlık ve medeniyetten söz edemeyeceksek neyin takvimini tutuyorsun diyebilirsiniz, zira her aklı başında bireyin bunu sormasını beklerim. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı gerçeğine rağmen bir yanım bu günlerin geçeceğini ve birilerine dünyanın sonunu takip eden karanlık çağları anlatmam gerektiğini kulağıma fısıldıyor. Yani takvime çizilen her çizgi aslında umudun hala saçma bir şekilde içerlerde olduğunun göstergesi. Aptala anlatır gibi anlattığımın ben de farkındayım ama tüm medeniyetler çöktükten sonra dahi bir çılgınlık yapıp takvim oluşturmaya çalışıyorsanız kendinizi bir şekilde ayakta tutmanız gerekiyor, basit ancak içinde umut barındıran cümleler yazmak da bunun bir yolu. Muhtemelen siz zaten bunu ben anlatmadan da anlamıştınız ama daha evvel dünyanın yıkılışını hiç tecrübe etmedim, o yüzden neden takvim yapmaya başladığımı idrak etmem de zaman aldı.
Böyle diyorum demesine, ancak yaptığım takvimle ilgili içimde çok da bir heyecan bulunmuyor. Çünkü dünyadan geriye artık hiçbir şey kalmamış vaziyette. Dışarı çıktığımda ıssızlık içinde çürümeyi bekleyen plastik şişeler ya da araba lastikleri görüyorum. Alınacak hiçbir not, uğruna savaşılacak hiçbir şey yok. Belki aradan birkaç yıl geçse taş ve beton kaldırımlar ince bir bitki örtüsü, hadi olmadı yosun tabakasıyla kaplanabilir ama otuz iki gün bunun için yeterli değil. En az üç sene geçmesi gerek. Böyle olunca duvara gidip de "bir gün daha geçti" demenin gücünü kendimde bulamıyorum. Bazen "iki ya da üç gün bekleyeyim, yeni çentikleri atarken daha çok vakit geçer, sıkıntım azalır" diyorum. Bunu demeye başladığımda aslında yukarıda bahsettiğim umuttan yana hiçbir şeyin içimde kalmadığını anlamış oluyorum. Öte yandan o hiç beklemediğim gün geldiğinde takvimimi kıvançla karşımdakilere göstermek var. "Artık zamanı takip etmenin hiçbir manasının olmadığı günlerde yaptım bunu, sırf geri gelirseniz diye!" dediğimi hayal ediyorum. Hayallerim sokaktaki son insanların yeryüzündeki son tavuğu kesmek için birbirlerini boğazlayışını seyretmemle buharlaşıp kayboluyor. Sanırım geriye dönüp bu günleri birbirimize anlatarak şakalaştığımız bir gelecek olmayacak. Bu sefer gerçekten kıvıramadık.
İnsan dünyanın sonunu görünce ilk olarak "her şeyi geri alabilirdim" fikrine sığınıyor sanırım. O mutlak yokoluş anı bir görüntü olarak geliyor, sonra zihin her seferinde beşer saniye geri alarak filmi yeniden oynatıyor. Kararlılığınıza bağlı olarak yokoluş anından bir saat evveline kadar gitmeniz mümkün. Sonra ne yaparsanız yapın dünya yokoluyor ve siz tüm ürkekliğinizle gene zihninizin verdiği zaman yolculuğu hakkına sığınıyorsunuz.
Hayatta uzun zamandır pişmanlık yaşamadım ama dünyanın sonunu getirdiğim için biraz pişmanım. Artık çalan şarkıların akla getirdiği her şey yokolmuş durumda çünkü. Ben bu dehşeti kaldırabilirim sanmıştım ama biraz aptal cesaretiymiş üzerimdeki.
Takvime ilk çentiği attığım gün dünyanın sonundan yirmi gün sonrasıydı. Demek ki ilk yirmi gün umuda bir takvimle hayat verme ihtiyacım olmamış. Dünyayı yokettiğim gün O'nun sarışın olduğunu biliyorum. Yirminci gün bir fotoğrafına denk geldim, saçlarını kızıla boyamıştı. Savrulan alevler saçlarını yaktı da böyle oldu diyerek kendimi avutmayı seçtim, sonra da zaten takvim fikri kendini gösterdi.
Böyle işte... Yeryüzü çöktüğünde herkesin anlatacak birkaç hikayesi olacaktır, ancak hiçbirinin manalı bir sona ulaşmasını beklemeyin lütfen.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder